Home Contact Sitemap

türkçe öğretmenleri..

Silgi kullanmadan resim çizme anıtına hayat denir.

Hakkımda


Lost

  • the complete first season(1.sezon)
  • the complete second season(2.sezon)
  • the complete third season(3.sezon)
  • the fourth season (4.sezon)
  • lost karakterleri
  • prison break

  • prison break 1.sezon
  • Arkadaşlarım

    Türkçe, Dünya Dili

    5/3/2008 | Kategori:makale

    Türkçe'nin bir takım sıkıntılar içinde bulunduğunu, ancak bunları aşacak "cihan devleti dili" olma özelliğine de sahip olduğunu belirten Prof. Dr. İsa Özkan, Türkçe'nin bilim dili olmasının sağlanması gerektiğinin altını çiziyor.



    Prof. Dr. İsa Özkan Kimdir?


    Prof. Dr. İsa Özkan, 1957 yılında Nevşehir'in Kozaklı ilçesinde doğdu. Hacettepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü 1980 yılında bitirdi. 1983 yılında yüksek lisans, 1987 yılında doktora derecesini alan Özkan, 1988 yılında Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'ne yardımcı doçent olarak atandı. 1989-1991 yılları arasında Polonya-Varşova Üniversitesi'nde öğretim elemanı olarak çalışan Özkan, burada Türk Dili ve kültürüyle ilgili dersler verdi.





    1992 yılında doçent olan İsa Özkan, 1993 yılında Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde doçentlik kadrosuna tayin edildi. 1997 yılında Gazi Üniversitesi Türkçe Öğrenim. Araştırma ve Uygulama Merkezi (TÖMER) Başkanlığına getirildi. 1998 yılında profesör olan Özkan, hâlen Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü ve Gazi Üniversitesi TÖMER Başkanlığı görevini sürdürmektedir.





    Kültür Bakanlığı Yayımlar Dairesi Başkanlığı, Kaynak Eserler Kurulu ve Atatürk Kültür Merkezi Yayın Kurulu'nda üyelik görevlerinde bulunan İsa Özkan, 1995 yılından bu yana Atatürk Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Atatürk Kültür Merkezi Bilim Kurulu aslî üyesidir. Harp Akademileri Millî Güvenlik Akademisi'nde dersler vermektedir.

    Yayımlanmış çok sayıda kitabı ve makalesi bulunan Prof. Dr. İsa Özkan'ın bazı kitapları şunlar:

    1- Abdurrahman Han Destânı., Ankara l989, Kültür Bakanlığı Yayınları,


    2- Yusuf Bey-Ahmet Bey (Bozoğlan) Destânı.,Ankara 1989, Kültür Bakanlığı Yayınları,


    3- Üç Uygur Destânı:Çin Tömür Batur, Nözügüm ve Sadir Pelvan Ankara 1994. Kök Sosyal ve Stratejik Araştırmalar Vakfı, Edebiyat Serisi,
    4- Türkiye ve Tatar Türkçesiyle Nasretdin Huca Mezekleri, Nasreddin Hoca Fıkraları, TİKA Yayınları Ankara 1999,
    5- Türkiye ve Türkmen Türkçesiyle Ependi, Nasreddin Hoca Fıkraları., TİKA Yayınları.





    Giriş:


    Balkanlardan Kafkasya'ya, Bağdat'tan Kudüs'e kadar bütün Osmanlı hinterlandında yangın var. Alevler sanki bu coğrafyanın üzerinden ayrılmamaya yemin etmiş. Evet Osmanlı coğrafyası alev alev yanıyor. İnsanıyla, devletiyle, ağacıyla, geçmişiyle ve elbette kültürüyle. Bir zamanlar sadece Türklerin değil Türkçe'nin de at koşturduğu, türkü yaktığı, mani söylediği bir tarih bütün varlığıyla yanıyor. Türküler artık sadece ağıtlara bırakmış yerini.. "Türkçe bir ifade aracı, toplumun sesi ve ses bayrağıdır. Bu bayrağı bulunması gereken yerde, görkemli bir şekilde dalgalandırmak icap etmektedir." diyen Prof. Dr. İsa Özkan'la Türkçe cinayetini konuştuk.





    Siyasi ve ekonomik alanda büyük bir çıkmazın içine giren ülkemizde kültür hayatımız da bu depremden doğal olarak etkilenerek düştüğü dejenerasyon girdabında ölüm-kalım mücadelesi veriyor. Bu felakette Türkçe en fazla saldırıya ve yaraya maruz kalan organlarımızdan birisi. Türkçe bu savaşı kazanabilecek mi?



    Çok fazla karamsar olmamak lazım. Evet Türkçe bugün birtakım sıkıntılar içerisinde ama bir cihan devleti dili olma özelliği ve tarihten gelen muhteşem zenginliği kendisini yeniden diriltme de en önemli güç kaynakları olacaktır. Türkçe'nin yaşadığı sıkıntılar kesinlikle çözümsüz problemler değildir. Yeter ki ne yapacağımızı bilelim ve bu olumsuz tablonun bizi tembelliğe sevk etmesine izin vermeyelim.





    Öyleyse öncelikle ne yapılmalı?



    Yapmamız gereken işlerin başında Türkçe'nin bir bilim dili olmasını sağlamak geliyor. Bilim dili olmak aynı zamanda mensubu olduğunuz milletin bir dünya devleti olmasıyla da ilgilidir. Siyasette, ekonomide ve kültürde belli noktalara erişebilmek için dil alanında da eş zamanlı olarak olumlu işlerin yapılması gerekiyor.





    Siz aksini iddia ediyorsunuz ama kimi aydınlarımız ve bilim adamlarımız Türkçe'nin bir bilim dili olmadığını savunuyorlar.



    Türkçe geçmişte bir bilim diliydi. Bilim dili olduğunu kurduğumuz cihan devletleri açık bir biçimde ispat etmektedir. Bugünkü anlamda Türkçe'nin bilim dili olabilmesi için siyasi ve ekonomik alan yanında elbette bilim alanında da çok önemli işler başarabilmemiz gerekmektedir. Ama bir şeyin ne olup olmaması gerektiğine önce kendiniz inanacaksınız. Türkçe'nin bilim dili olmasına Türk aydınları olarak hep birlikte inanırsak bunu başarırız.





    Bazıları inanmıyor.



    Türk aydınları birer müstemleke memleketi münevveri gibi hareket ediyorlarsa biz o zaman kendi geleneğimize ve geçmişimize bir reddiye çıkarıyoruz demektir. Bu son derece yanlış bir tutum.





    Peki diyelim herkes inandı, ilk adım ne olmalı?

    Evvela bilim alanındaki gelişmeler ana dilde olmalıdır. Bugün İngilizce nasıl yaygın ve muteber bir dil haline gelmişse bizde Türkçe'yi bu seviyeye yükseltmek için çabalamalıyız. Unutmayalım ki, her mal kendi müşterisini bulur. Bir meta kıymetliyse onun muhatabı muhakkak kıymetli olacaktır. Dünya çapında eserler veren bilim adamlarımız kitaplarını ve makalelerini Türkiye Türkçe'siyle yazarlarsa bu alanda çalışanlar ister istemez Türkçe'ye rağbet edeceklerdir.





    Sonuçta iş yine bizde bitiyor.



    Tabi ki. Bu ülkede üretilen bir bilimsel veriyi yurt dışına pazarlarken kendi dilimiz yerine başka dilde verirsek bunun adı, biz bedensiz ve bedelsiz bir ilim ihracında bulunuyoruz demektir. Böyle bir tavrı asla milli ve yerli bir tavır olarak görmüyorum.





    Peki bir cihan dili olan Türkçe'ye ne oldu da bugün bu noktaya geldi?



    Bu sosyo-kültürel yapımızla alakalı bir husus. Sosyo-kültürel yapımız Cumhuriyet'in ilk yıllarından 1938' kadar kendini bulma ve kendine dönme sürecini yaşamıştı. Ama 1938'ten sonra geleneğin giderek zayıfladığını ve hassasiyetlerimizin kaybolmaya başladığını görüyoruz. Yaşanan bu süreçten sonra Türkiye özellikle 1960'dan sonra hızla bir değişime uğradı ve bu değişim 1965'ten itibaren tamamen ideolojik anlamda bir bölünmeye yol açtı. Ve 1980'li yıllara kadar ülke bu bölünmüşlüğü yaşadı. İşte Türkçe en fazla yarayı bu dönemde aldı.





    Ne gibi?



    Dilde politika olmaz. Türkçe bu dönemde tasnife tabi tutuldu, kimi kelimeler adeta ideolojik bir kimlik ögesi haline sokuldu. Bu tasnif bir çok yanlışa yol açtı. Oysa kültürün temel ve tabii taşıyıcısı Türkçe'dir. Türkçe'nin temel probleminde bizim sanat, kültür ve bilim ufkunda çok güzel işler yapamamamız ve bunlarla beraber politikada da iyi bir noktaya gelemememiz yatmaktadır.





    Tabi birde bunlara batı hayranlığı eklenince!

    Elbette. Kendi milli kültürüne yabancılaşan ve milli kültüründen kopan, giderek bir batı hayranlığı ve bu batı hayranlığının beraberinde getirdiği batı dillerini öğrenme süreci ister istemez bir ülkenin imtiyazlı ve imkanlı tabakası olarak nitelendirebileceğimiz insanların Türkçe'ye karşı lakayıt tavırlı olmalarına yol açmıştır. Bu insanların konuşurken moda ve bilgiçlik anlamında batılı kelimeleri kullanmaları durumun psikolojik tablosunu net bir şekilde ortaya koyuyor.





    Dil devriminden sonra başlayan "Öztürkçe" kavgası yani "uydurukça" sefaletini nasıl değerlendiriyorsunuz?



    Bu yanlış bir kavgaydı. Dil politikası olur ama dilde politika olmaz. En öz Türkçe halkın konuştuğu, yaşayan Türkçe'dir. Dili sadeleştirmek başka bir şey, tasfiye etmek bambaşka bir şeydir. Türkçe yap-boz tahtası değil ki! Dilde, bugünkü yahut geçmişteki birtakım siyasi anlayışlara yöneliş olamaz. Çünkü dil bir ifade aracı, toplumun sesi ve ses bayrağıdır. Bu bayrağı bulunması gereken yerde, görkemli bir şekilde dalgalandırmak icap etmektedir.





    Ama bayrak yere düşürüldü!



    O dönemdeki yanlışlığın temelinde Türkiye'deki aydının bölünmüşlüğü yatıyor. Halbuki dil konusunda ikilik olmaz. Bugün dilimize Arapça ve Farsça'dan kelime girmemektedir ama batı dillerinden ve özellikle İngilizce'den bol miktarda kelime almakta beis görmüyoruz.





    Bunu engellemenin bir yolu yok mu?



    Buna karşı elbette yeni kelime türeteceğiz. Ancak geçmişte yeni kelime türetme işe uydurukçacılık dediğimiz çok aşırı bir haldeydi. İşin ilginç yanı bu işi yürütenler dil ve edebiyat uzmanı değil, daha çok ideolojik tavrı olan kimselerdi. Dolayısıyla tam bir hayal kırıklığı oldu. Yeni kelime muhakkak türetilmelidir, ama işi dil uzmanlarına bırakmak gerekiyor. Bizim ihmal ettiğimiz husus, bu ülkede ihtisas erbabına saygı duymamaktan kaynaklanmaktadır. Ana dili herkes kullanıyor diye herkes dil üzerinde tasarrufta bulunmamalı.





    İngiltere'de "Özingilizce-Üveyingilizce" diye bir tartışma var mı acaba?



    (Gülüyor) Zaten bu çok yanlış bir tartışma. Bir dilin özü veya üveyi olmaz. Ancak bir dili çok iyi veya kötü kullanmak şeklinde bir tartışma yapılır.





    Türkiye'de dili geleceğe taşıyacak ve geliştirecek kültürel bir atmosfer var mı?



    Türkiye'de fikir alanında çok büyük simaların ortaya çıktığına pek şahit olamıyoruz. Düşünce dille başlar. Tefekkürün olmadığı toplumlar geleceklerini inşaa edemezler. Dünya çapında mütefekkirlerimiz olmaz ise bugün "modern kölelik" dediğimiz kölelik böylelikle başlar.





    "Dili yabancı kelimelerden temizliyoruz" sloganları eşliğinde yapılan tasfiye hareketi sonucu Türkiye'de nesiller arasında bir kopukluk yaşandığı muhakkak. Osmanlıcanın okullarda ders olarak okutulması bu yaraya merhem olabilir mi?



    Bugün 200-300 kelimeyle düşünen, konuşan, yazan, eğlenen bir anlayıştan büyük devlet fikrini çıkartamayız, hiçbirimiz bunu başaramayız. Bunun olabilmesi için gerçekten Türkçe'nin söz varlığına, kavramlarına hakim olmak gerekmektedir. Türkiye Türkçe'si köksüz bir dil değil, büyük bir gelenekten geliyor. Bu gelenekten haberdar olmak ve kültürel değerlerimize sahip çıkmak adına Osmanlıcanın okullarda ders olarak okutulması teklif edilebilir.





    Osmanlıcayı öğretmek faydalı olmaz mı?



    Dil meselesi bir zevk ve his meselesidir. Sevilmedikçe ve sevimli hale getirilmedikçe büyük sıkıntılara ve eleştirilere yol açacaktır. O bakımdan bunu bir sevgi ortamı içerisinde anlatmamız gerekiyor. Geleneksel kültürümüzü, özellikle divan edebiyatımızı gençlere sevdirmek ve benimsetmek için zor taraflarını değil, gerçekten oradaki incelikleri, sanatkarane söyleyişi ve çok yüksek bir tefekkür edebiyatı olduğunu anlatmamız icap etmektedir.





    Tabi bunun da yolu Osmanlıcayı öğrenmekten geçiyor.



    Divan edebiyatı soyut bir edebiyattır. Bu soyutluğu anlayabilmek için o bilgi birikimi ve kelime hazinesine, dolayısıyla o kültürün bütün unsurlarına hakim ve sahip olmak gerekir.





    Osmanlıcayı öğretmiyoruz ama bazı okullarımız tamamen yabancı dille eğitim yapıyor. Bağımsız bir ülke çocuklarına yabancı dille eğitime izin verir mi? Tabi bağımsızlık umurundaysa!

    Yabancı dille eğitim bizi işte bu noktaya getirdi. Evet geldiğimiz durum çok çok kötü değildir ama bizim tarihi gerçeklerimize ve geçmişimize uygun da değildir. Buradaki okullar tam bir müstemleke okul haline dönüşmüştür. Yabancı dille eğitim yapıyoruz ve yapmalıyız kılıfı altında memleketin en zeki çocuklarını misyon üniversitesi dediğimiz üniversitelerde öğrenime tabi tutuyoruz. Ve bu okullarda okuyan öğrenci bilimsel alanda bir hamle yapmak yerine bütün gücünü o yabancı dile öğrenmeye harcıyor. Elbette yabancı bir dili öğretmeliyiz ama, tümüyle yabancı dille eğitim çok yanlış bir uygulamadır.





    Zaten yabancı dil diyoruz ama onu bile okullarımızda doğru dürüst öğretemiyoruz.

    İşin en tuhaf yanı da zaten bu. Gerçek anlamda yabancı dili hakkıyla öğretemediğimiz gibi kendi dilimizi de bilmiyoruz. En zeki çocuklarımızın gittiği ODTÜ ve Boğaziçi gibi misyon üniversitelerinde öğrenci yabancı dilde problem kurup problem çözmek durumunda olmaktan ziyade yabancı dil problemini yenmekle boğuşmak zorunda kalıyor.





    Prof. Dr. İsa Özkan

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
      <<Önceki Sayfa |/|Sonraki Sayfa>>

    Bu yazıyı arkadaşımda görmeli !

    1. Kalemlik Dergisi - Saat 2008-03-14 07:51:06'de/da - 2008-03-14 07:51:06 tarihinde demişki Konu:Bilimin Türkçesi
      Türkçe bilim olur mu? Türkçe' nin gücü buna yeter mi? Bu ve benzer soruları sıklıkla duyar olduk! Zaten bilenler, yıllardır söylüyordu ya demem o ki artık toplum olarak da geniş bir bilinç oluştu! Herkes diline her alanda sahip çıkıyor! Ancak benim söylemek istediğim başka!
      Bilimin Türkçesi, Türkçe ile yapılan bilimin yanı sıra Türkiye' de üretilen -bilimdir; Türkçe' ye çevrilen değil! Türkiye' nin ve tabii dünyanın gereksinimlerini, Türkiye' den saptayabilmek, sorunlara Türkiye' den çözümler üretebilmek! Zayıflama reçetelerine lütfen bir bakınız! Baş köşede "Brüksel Lahanası!" Sebep, Türk bilim insanları, bu konuda, kendi ülkelerinin kaynaklarını kazıyarak neyin, neye, nasıl, ne zaman yararı/ zararı olduğunu incelemek yerine yani "Türkçe Bilim" yerine "çeviri bilim" ile uğraşıyor!
      Türkçe Bilim ve Bilimin Türkçesi için hep birlikte, el ele!...

      Seçime Katılacak Siyasilere &#8220;Bilim Siyaseti &#8220; Çağrısı!
      Türkiye&#8217; nin, bilim, kültür, sanat ve teknikbilimde ileriye dönük bir uzak-görüşlülük hangi siyasi fırka izlencesinde konu olmuştur? Hangi siyasiler, ülkemin, bilim insanlarına dünya standartlarına ulaşmada ümit vaat etmiştir? Araştırma-geliştirme denilince ülkem kaçıncı sırada yer almaktadır? Üniversite mezunları, iş bulamayan kitleler olarak ortalıkta boy gösterirken, beyin göçünü önlemekten söz eden kimi siyasiler ne kadar samimi ve akılcı kabul edilebilirler?

      Yeni bir seçim yılına girildiği şu dönemde siyasilerin bilim konusunda projeler ortaya koymasını istiyoruz!

      Gelecek 50 yıllık &#8220;bilim siyasetlerini&#8221; planlamalarını ve iktidar olduklarında bunu uygulamaya &#8211;ilk iş olarak- başlamalarını bekliyoruz!

      Bilgisiz, bilinçsiz, okumaz-yazmaz siyasiler istemiyoruz!

      Bu ülke, Cumhuriyetin ilk yıllarındaki toplumla aynı topluma sahip değildir. Bu toplum, artık profesörler yetiştirmiştir. Üniversite mezunu insanlarının sayısı toplumun önemli bir nüfusuna karşılık gelmektedir. Böylesine yetişmiş beyin gücüne sahip bir Türkiye&#8217; nin idarecilerinin de en az üniversite mezunu olmaları bir ihtiyaçtan da öte zorunluluktur.

      En azından, meclisin %75&#8217; i üniversite mezunu olan vekillerden oluşmalıdır. %25 ise halkın geniş kesimlerinin katılımına imkan vermek bakımından, belki önümüzdeki 20-25 yıl için, ortaöğretim düzeyinden kişilerden de oluşturulabilir. Ama bu oran, 25 yıl sonra mutlaka %100&#8217; lere ulaşmalıdır.

      Bir profesör, bir lise mezunu, bir ilköğretim mezunu ve hatta okumaz-yazmaz vekilden, kendisini yönetmesini nasıl bekleyebilir? Bu olmaz!

      Mevcut hükümet yetkililerine, seçimlere katılacak siyasilere ve SEÇMENLERE DUYURULUR!

      http://kalemlikdergisi.blogspot.com