Home Contact Sitemap

türkçe öğretmenleri..

Silgi kullanmadan resim çizme anıtına hayat denir.

Hakkımda


Lost

  • the complete first season(1.sezon)
  • the complete second season(2.sezon)
  • the complete third season(3.sezon)
  • the fourth season (4.sezon)
  • lost karakterleri
  • prison break

  • prison break 1.sezon
  • Arkadaşlarım

    derse çalışıyoruz (tiyatro metni)

    1/4/2008 | Kategori:tiyatro

    Derse Çalışıyoruz

    ŞAHISLAR
    AHMET KÂMİL EFENDİ (Sabık tacirlerden, elli yaşlarında.) — MERHUM KÂŞİF EF. (Asarıatika meraklısı, elli yaşlarında.) - MEHMET AZİZ EFENDİ (Baytar, otuz beş yaşlarında..) - SELİM SIRRI (Ahmet Kâmil'in oğlu, yirmi yaşlarında..)

    SAHNE:
    İki yanda iki kapı, ortada bir antre., dışarda bahçe görülür.
    Ortada masalar, sandalyeler, yazı takımları.

    1. SAHNE
    Mustafa, sonra Aziz, sonra Sırrı

    (Perde açıldığı sırada Mustafa bir kısmını masanın üzerine koyduğu tabakları silmek ve içeriye taşımakla meşguldür.)
    MUSTAFA (Dalgın) — Ev işlerinden şu bulaşık kadar sinirime dokunan bir şey yok. Meselâ... (Yaldızlı tabağı düşürür.)
    AZİZ (Girerek) -— Oldu işte. Parçasını ayrı koy.
    MUSTAFA — Hay Allah cezasını versin. Yaldızlı sürahi tabağını kırdık.
    AZİZ — Maşallah. Sen de dehşetli iş görüyorsun hani.
    MUSTAFA — Oh ne ise baytarmış. Ben de adam sandım da ödüm patladı.
    AZİZ — Kâmil efendi bunları görürse sana ne demez? Eline aldığın şeyi parça parça etmeden bırakmıyorsun. Bir görse...
    MUSTAFA — Görmez ki.. (Parçalan toplar) Ben bütün kırdığım eşyanın parçalarını bahçeye gömüyorum. Şeftali ağacının dibine bir çukur kazdım.
    SIRRI (Sağdaki kapıdan girer.) — Mustafa! (Azizi görür) Oo.. sabahlar hayrolsun Aziz bey. AZİZ — Allah ömürler versin beyim.
    SIRRI (Mustafa'ya) — Bana bak, yaldızlı sürahi tabağını gördün mü?
    MUSTAFA (Kırık parçaları önlüğünün cebine tıkarak) — Hayır küçük bey.
    SIRRI — Biraz çilek almıştım da.. (Sahneyi bir baştan bir başka geçer.)
    MUSTAFA — Bir kere de mutfağa bakın efendim. Belki oradadır.
    SIRRI — Bakayım, lâkin bugünlerde de kaybolan tabak, bardak sürahi pek fazlalaştı. MUSTAFA — Ona ben de şaşıyorum. (Sırrı soldaki kapıdan çıkar.)

    2. SAHNE Mustafa — Aziz — Sonra Kâmil Efendi

    AZİZ (Mustafa'ya) — Vallahi olur cür'etkârlardan değilsin!
    MUSTAFA — öyle söylemek icap eder. Eğer sürahi tabağının kırılmış olduğunu duysaydı alimallah çatıyı başıma yıkardı.
    AZİZ — Neyse., ben inek için geldim.
    MUSTAFA — öyleyse pek geciktiniz.
    AZİZ — Niçin?
    MUSTAFA — Kırıp da iyi gömemediğim sürahi parçalarından birini otlarken yutmuş. Geberdi gitti zavallı!.
    AZİZ — Kabahat sende. Mübarek; kırarsın., bari parçalarım derince göm.
    MUSTAFA — Haklısın ama. Havalar bugünlerde pek sıcak gidiyor da bahçede iyi kazma kullanamıyorum. Kışın kırdıklarımı daha derin gömdüm.
    AZİZ — Sana bir müjdem var. Senin efendi bugün seçilecek.
    AZİZ — Kargaları himaye ve neslini ıslah cemiyetine başkan!
    MUSTAFA — İyi ama, seçileceği muhakkak değil ki.. Karşısında şanlı şöhretli bir adam, Figanı efendi var.
    AZİZ — Kim olursa olsun. Ben şimdiden Kâmil efendinin başkan olacağına kalıbımı basarım. Hattâ birisiyle üç şişe rakısına bahse bile girdim.
    MUSTAFA — öyle olsun. Ama benim hiç ümidim yok.
    AZİZ — Yanlışın var. Bir kere Kâmil bey hakikaten âlim bir ' adamdır. Ondan başka ben de lehinde propaganda yapıyorum. Hem zaten Figanî'yi hiç sevmem. Herif hayvanlarını ; bana tedavi ettirmiyor. Cehaleti bundan belli. Halbuki Kâmil j efendi âlim, mütebahhir bir adamdır.
    MUSTAFA — Bu sözü doğru söylediniz. Bizim efendi birçok kereler elinde koca bir kitap, bir şey anlamıyormuş gibi , dalgın dalgın sahifeleri süzerken gördüm.
    AZİZ — Kim bilir ne düşünüyordu. Esasen âlimler dalgın olur. (Antreden Kâmil görünür.)
    MUSTAFA — Hah, zaten geliyor. Ben de hemen gidip şu ta i bak kırıklarını gömeyim. (Çıkar)

    3. SAHNE Aziz – Kâmil

    (Kâmil girer elinde koca bir kitap vardır. Dalgındır.)
    AZİZ (Kendi kendine) — Ne âlim adam. Dalgınlığa bak, beni bile görmedi.
    KÂMİL (Okuyarak) — İhtarı mühim: Esamii mezkûre cemi bulundukta anları tavsih eyleyen sıfat bazı hengâmda cemi ve bazı avanda ise müfret olarak ahzı mevki eyler. Şöyle ki.. (Söylenerek) Medet yaresulâllah kafam şişti. Bu ne karışık şey.
    AZİZ (Kendi kendine) — Her halde arabî veya farisi tetebbu ile meşgul olmalı. (Mevcudiyetini hissettirmek için öksürür) öhhö! öhhö!
    KÂMİL (Hemen kitabı cebine sokar) — Vay, sen misin Aziz? Hoş geldin.
    AZİZ — Sakın sizi rahatsız etmiş olmayayım.
    KÂMİL — Yok. Biraz okuyordum. İnek için mi geldin?
    AZİZ — Evet. Ve, vak'ayı öğrendim.
    KÂMİİ — Ya, sorma. Zavallı ineğim irtihali daribeka eyledi. Dört yaşında koca inek bir cam kırığı ile nasıl öldü gitti?!
    AZİZ — Ya, efendim, öyledir. Bendeniz bir kere koca bir ineğin kılıç yutup da öldüğünü gördüm. Ne ise bu acı bahsi kapatalım. Sizin seçim işi yürüyor.
    KÂMİL (Memnun) — Ya., e! Rakibim ne oldu? Herhalde hasedinden kudurmuştur.
    AZİZ — Elbette ya. Bu müthiş istikbal karşısında kim ku-durmaz ki?
    KÂMİL — Yok canım sen de işi o kadar büyütme.
    AZİZ —Ne sandınız ya? Siz şimdi cemiyetin başkanı olunca yarın öbürgün nahiyeye müdür, biraz soma kaymakam.
    KÂMİL — Daha sonra?
    AZİZ — Ne bileyim işte. Vali, milletvekili, bakan...
    KÂMİL — Vallahi bu işe pek aklım yatmıyor ama...
    AZİZ — Ne demek! Elbette ya., sizi rakibinize tercih edecekler. Bir kere o, arabî bilmez, farisîden hiç çakmaz.
    KÂMİL — Demek ki, milletvekili, bakan... (Meyusane) Aklım yatmıyor. İnanamıyorum ama, sen gene söyle.
    AZİZ — Fakat, evvelâ başından başlamak lâzım. Şimdi sizin Kargaları himaye cemiyetine başkan olmanızı temin etmeliyiz. Başlıca seçmenleri gördüm. Hepsi kaynıyoıiar.
    KÂMİL — Lehimde mi?
    AZİZ — Elbette., yalnız bazı gayri memnunlar da var. Meselâ... Bostancıların Recep size fena içerlemiş.
    KÂMİL — Neye, ben ona ne yapmışım?
    AZİZ — Sizi biraz mağrur görüyor.
    KÂMİL — Amma da tuhaf şey. Bari sahiden de mağrur olsam! Kendisini ne zaman görsem karısının hatırını sorarım. Halbuki benim, onun karısıyla alâkam ne?
    AZİZ — Hata ediyorsunuz. Biraz da pırasaların hatırını sor-saydınız.
    KÂMİL — Ne dedin?
    AZİZ — Herif koca bir tarla pırasa ekmiş. Siz doksan defa önünden geçmişsiniz de bir defa bile şunlar da ne güzel pırasa dememişsiniz. Bu, vazifenizdir. Bu işi yapsaydınız Bostancı zadeyi kazanmış olurdunuz.
    KÂMİL —- Vallahi açıkçasını söylemek lâzım gelirse hiç şu herifin pırasalarına dikkat etmemiştim.
    AZİZ — Hata, hata... Halbuki rakibiniz hepsinin gönlünü alıyor. Bu sabah Recebin tarlası önünden geçerken, hele şu pırasalara bak, ne güzel şeyler demiş.
    KÂMİL — Vay iki yüzlü rezil herif. Demek bunu da söyle- ; miş ha? öyleyse ben de hemen gidip de pırasaları methedeyim. (Bağırır) Mustafa! Mustafa! Yeni elbisemi getir!.. (İki-si de çıkarlar sahne bir müddet boş kalır.)

    4. SAHNE Mustafa — Sonra Merhum Kâşif — Sırrı

    MUSTAFA (Yalnız girer) — Bizim efendi de garip garip adetler peydahlamaya başladı. İnsan pırasa tarlasını ziyare-le giderken bayramlık elbisesini giyerse bilmem ona ne derler?
    MERHUM (Elinde bir valiz olduğu halde antreden girer.) — Merhaba efendim. Ahmet Kâmil efendi burada mıdırlar? lîğer burada iseler, kendilerine İstanbul Asarıatika akademisi reisi Merhum Kâşif efendinin geldiğini söyleyiniz. Eğer yoklarsa susunuz.
    MUSTAFA — Biraz dışarı çıktıydı şimdi gelecek efendim.
    MERHUM — Tafsilât istemem. Bunları sormadım. Sözlerinizden kadim Yunaniler gibi lâkonik olunuz. Ben kendisini beklerim. Bavulu alınız ve defolunuz. (Bavulu verir.) MUSTAFA (Kendi kendine) — Bavulla gelmiş. Pek sinir bir adama benziyor. (Yüksek) Geceyi burada mı geçireceksiniz?
    MERHUM — Sizi alâkadar etmez. Defolmanız lâzım geldiğini evvelce söylemiştim.
    MUSTAFA (Kendi kendine) — Çattık. Bir de bu sevimsiz herife oda hazırlamak derdi çıktı. (Çıkar gibi yapar.)
    MERHUM — Sırrı bey ne yapıyorlar iyiler mi?
    MUSTAFA (Girerek sertçe) — İyi!
    MERHUM — Ben, sizin efendiye pek mühim haberler getirdim. Sırrı bey bu yaz bize gelmişti ama kendisiyle konuşa-mamıştık. O zamanlar elime Romalılara ait bir iki vesika geçirmiştim onlarla meşguldüm.
    MUSTAFA (Kendine kendine) — Bu herif ne söylüyor be?
    MERHUM — Maamafih, zannediyorum ki Kâmil bey oğlunu iyi terbiye etmiş.
    MUSTAFA -— A! Ona ben de şahidim. Yemek takımlarına biraz fazla ihtimamdan başka bir kusuru yoktur.
    MERHUM — Çok iyi. Şu halde demek oluyor ki fikirlerimi mevkii tatbika koyabileceğim. MUSTAFA — Hangi fikirlerinizi?
    MERHUM — Orası sizi alâkadar etmez. Yalnız söyle bakalım. Bu memlekette toprak kazılırsa altından ne çıkar?
    MUSTAFA — Nasıl kazılırsa?
    MERHUM — Orası sizi alakadar etmez.
    MUSTAFA — Ne bulunacak, toprak!
    MERHUM — Daha iyi kazılırsa?
    MUSTAFA — Gene toprak.
    MERHUM — Daha?
    MUSTAFA — Ey! Toprak dedik ya!.
    MERHUM — Ne aptal adamsın canım. Ben sana asarıatika-dan bahsediyorum. Romalılara, kadim Yunanilere ait bir şey çıkmaz mı?
    MUSTAFA — Vallahi beyim, öyle bir şeyden haberim yok. Peki meselâ toprağın altından Romalı veya Yunanlı çıksaydı ne yapacaktınız?
    MERHUM — Orası sizi alâkadar etmez. Çok lâf etmeyip biraz lâkonik olunuz. Ben buraya, asarıatika taharrisi için geldim. Tetkikat ve tetebbuatıma göre buralarda İskenderikebi-re ait bazı asar bulunması lâzım.
    MUSTAFA (Hayretle) — Ya?!
    MERHUM (Memnun) — Elbette ya! Bak, bunu şimdiye kadar kimse farkedemedi. Böyle işlere benim gibi kafa lâzım. Daha buraya gelir gelmez toprağı bir kokladım ve altında neler bulunduğunu anladım.
    MUSTAFA —Ya?!.
    SIRRI (Girerek kendi kendine) — Allah Allah! Yaldızlı salata tabağını bir türlü bulamadım.
    MUSTAFA — Hah, işte küçük bey de geldi. (Tabaklar ile meşgul olmaya başlar.)
    SIRRI — Oo? Safageldiniz Merhum bey.
    MERHUM — Vay evlâdım. Nasılsın bakayım?
    SIRRI — Teşekkür ederim. Aman babam sizi görünce ne kadar memnun olacak.
    MERHUM — Ona bazı mühim haberler getirdim.
    SIRRI — Nasılsınız evdekiler nasıl? Kerimeniz Şehlâ hanım sizinle beraber gelmedi mi? MERHUM — Maalesef hastalandığı için gelemedi.
    SIRRI — Vah vah vah., çok üzüldüm.
    MERHUM — Kabahat bende oldu. Kimseye haber vermeden bahçede hafriyat yaptım. Zavallı Şehlâ da gece çukurlardan birine düştü. Fena halde zedelendi fakat (Müteselli) şu var ki, Asurilere ait bir satır buldum. Binaenaleyh bu vak'aya pek yanmıyorum.
    SIRRI — Demek ki benim arkadaşımı hasta ettiniz ha? Halbuki o gelseydi şimdi ne güzel dansederdik. Bu yaz size gittiğim zaman iyice eğlenmiştik. Çabuk iyileşecek mi bari? MERHUM — Elbette, birkaç güne kadar bir şeyi kalmaz.
    SIRRI — Ayağında sakatlık falan?..
    MERHUM — Yok canım. Doktorlar hiçbir şey olmadığını söylüyorlar. Maazallah evlenecek yaşa gelmiş bir kızda böyle bir sakatlık çok feci bir şey olur.
    SIRRI — Doğru söylüyorsunuz.
    MERHUM — Değil mi ya? Artık maşallah siz de büyüdünüz. Tabiî yakında evleneceksiniz?!..
    SIRRI (Mahcup) Belki., fakat daha babanım böyle bir şeyden bahsettiği yok. (Kendi kendine) Ne demek istiyor acaba kızını bana mı vermek niyetinde? Fena fikir değil hani! MERHUM — Size bir sual soracağım.
    SIRRI (Kendi kendine) — Hah! Bahse yanaşıyor gibi.
    MERHUM — Şey, bu memlekette toprağı kazınca altından ne çıkar kuzum?
    MUSTAFA (Beri tarafta tabaklan temizlerken) — Herif de bununla bozmuş yahu! Demin kaç defa toprak çıkar dedim.
    Hâlâ inanmıyor.
    SIRRI — Puh, ne bulunacak? Toprak, taş.
    MERHUM — Taşların üzerinde yazı falan var mı?
    SIRRI — Vallahi dikkat etmedim.
    MERHUM — Neyse, bu meseleyle sonra meşgul olurum. Bana tahsis edilen oda bahçeyi görür mü?
    SIRRI — Evet.
    MERHUM — İşte buna çok memnun oldum. Şu odamı bir kere göreyim. (Mustafa en arkada olduğu halde hep beraber çıkarlar.)

    5. SAHNE Kâmil sonra Mustafa

    KÂMÎL (Elinde bir demet pırasa ve bir de havuç olduğu halde girer) — Recep ağa meselesini hallettik. Hattâ kendisinden hediye olarak bir okka pırasa aldım. Komşu tarlanın sahibini kızdırmamak için onun da havuçlarını methedip ondan da bir havuç aldım. (Bağırarak) Mustafa! Mustafa!
    MUSTAFA (Antreden girer) — Efendim?
    KAMİL — Pırasaları al., bunu pişiririz. Havucu da salataya katarsın.
    MUSTAFA (Kendi kendine) — Bu fena iş. Efendi ev harcını kendisi görmeye başladı. Bir varidat yolu daha kapandı. Felâket! (Çıkar.)
    KÂMİL — Pırasa ile meşgul olurken düşündüm. Cemiyetin başkanı olmak iyi iş. Bu suretle milletvekili filân olmak ihtimali de var. Fakat, ortada kimsenin bilmediği bir mani var. İmlâ yazmasını bilmiyorum. Şu üç tanecik kaideyi bir türlü öğrenemedim. Halbuki adım da âlim.. Şimdiye kadar kasabada pek meşhur olan nutuklarımı, mektuplarımı hep Sırrı yazardı. Onun sayesinde geçinip gidiyorduk. Fakat...

    6. SAHNE Kâmil — Sırrı

    SIRRI (Girerek) — Baba!
    KÂMİL — Ne var yavrum?
    SIRRI (Elindeki kâğıdı uzatır) — Seçimde okuyacağın nutku hazırlamıştım. Al.
    KÂMİL — Ha, sana yazdırdığım nutku mu? Düzelttin mi?
    SIRRI —- Zaten güzeldi/İmlâsında biraz oynadım.
    KÂMİL — Ver bakayım. (Okuyarak) Efendiler, hanımlar, kızlar, oğlanlar! Kargaların insanlara ettikleri faydalar hesapsız ise de şimdiye kadar (Keser) Hah, bak, ben oğlanları oğlanlar diye yazmışım. Sen (G)'yi kaldırıp bir kaşlı g koymuşsun.
    SIRRI — Değil mi ya?
    KÂMİL (Okumaya devamla) — Bugüne değin kargaların himayesi ve nesillerinin ıslahı hususunda hiçbir teşebbüs vaki olmamıştı. (Söyleyerek) Bak, bak, bak, bak. Ben teşebbüsü "B"yi şeddeliyerek yazmışım. Sen düzelteceğim diye iki "B" koymuşsun.
    SIRRI — Elbette. Ha, onu söyleyecektim de unuttum. Şey geldi. Eh? Şey canım. Antikacı Merhum Efendi.
    KÂMİL — Vay, Merhum mu? (Kendi kendine) İşte sahiden âlim bir adam. (Yüksek) Nerde, göreyim bakayım kendisini. (Bu sırada Merhum antreden girer.)

    7. SAHNE Evvelkiler — Merhum

    KÂMİL (Merhum'a doğru yürüyerek) — Vay aziz dostum. Seni buraya böyle hangi rüzgâr attı. Hoş geldin, safa geldin.
    MERHUM (Aldırmadan) — Buraya gelmekten maksadım civarı taharri etmek ve hafriyatta bulunmaktır. Ümit ediyorum ki buralarda ilmî asanatika itibarı ile epeyce kıymeti haiz şeyler bulabileyim.
    KÂMİL — Ha, anladım. O ufak tefek kırık çanak çömleklerden arıyorsun gene. Hâlâ böyle şeyler seni eğlendiriyor mu Allahını seversen.
    MERHUM — Tabiî değil mi ya, meslek. Şimdi sana çok mühim bir işten bahsedeceğim iki gözüm. Çok mühim.
    SIRRI (Kendi kendine) — Herhalde bizim izdivaç meselesinden bahsedecek. Benim burada bulunmam yakışık almaz. (Yüksek) Ben gideyim artık. (Kendi kendine) Kızını almak için kayınpederin gözüne girmeli. (Merhuma mültefitane) Muhterem Beyefendi. Şüphesiz birkaç gece bizde kalmakla evimizi şereflendireceksiniz değil mi? MERHUM — Vallahi evlâdım bu hususta katî bir kararım yok. Bu iş, yapacağım hafriyatın vereceği neticeye bağlıdır. Eğer bir şeyler bulursam kalırım.
    SIRRI — İnşallah bulursunuz. Mevcudiyetinizin bize ne kadar şeref bahşedeceğini düşündükçe içim içime sığmıyor. (Sağ kapıdan çıkar.)

    8. SAHNE Kâmil — Merhum

    KAMİL — Nasıl, iki gözüm, oğlumu beğeniyor musun?
    MERHUM — Son derece beğeniyorum. Ve hattâ bunun içindir ki onun hakkında... Neyse, bundan soma bahsedelim. Dostum, sana fevkalâde bir haberim var.
    KÂMİL — Ya?! Ne imiş o bakayım?
    MERHUM (Mağrur) —- Tavsiyem üzerine seni İstanbul Asanatika akademisi muhabir azâlığına kabul ettiler.
    KÂMİL — Etme Allahaşkına...
    MERHUM — Ya!
    KÂMİL (Kendi kendine) — Berbat iş. Ben nasıl olur da muhabir azâhk yaparım. Bir türlü doğru dürüst imlâsını beceremediğim mektupları ne yüzle Akademiye göndereceğim. (Yüksek) Çok teşekkür ederim ama ben Akademiye mektup yazacak kadar kendime güvenemiyorum.
    MERHUM — Vay mütevazı efendim vay. Ya o meşhur nutukların ne oluyor?
    KÂMİL — Ha! Nutuklar için mi? Gün geçtikçe şu Sırrı'yı daha çok seviyorum vesselam. MERHUM — O neden?
    KÂMİL (Şaşalar) — Hiç canım, aklıma geldi de söyleyiverdim.
    MERHUM — Şimdi sen beni dinle. Ben sizin bahçede hafriyat yapacağım tabiî birçok taşlar maşlar çıkacak.
    KÂMİL — O kadar emin misin?
    MERHUM — Elbette. Bu çıkan taşların üzerindeki yazılar kadim Yunancadır. Sen onları okur, tercüme eder gönderirsin.
    KÂMİL — Ben mi? Yunanca mı?
    MERHUM (Esrarengiz bir tavırla) — Suss! Sakın kimseye bir şey sızdırma. Yaptığım tetkikata göre İskender'i kebirin veya onun kumandanlarından Kayyüs Atarüs Patakontokolü-sün buradan geçmiş olması ihtimali var. Lâkin bu müthiş sırrı sakın kimseye söyleme.
    KÂMİL — Buradan geçtiklerini nerden keşfettiniz. Ayak izlerinden mi?
    MERHUM (Yüksek) — Yok canım. Bunu eski milletler tarihi üzerindeki esaslı tetkikatımla keşfettim. Ve sizin bahçede onların eserlerini arayacağım.
    KÂMİL — Kimin eserini. Kantar kantar Ataryüsün mü? Peki, emin olabilirsiniz. Kimseye bir şey söylemem.
    MERHUM —- Bundan başka bir fikrim daha var. Sana onu da söylemek isterim. Bu yaz, senin mahtum bize gelmişti ya,
    kızım Şehlâ ile görüştüler. Hem de sıkı fıkı görüştüler., anlarsın ya... Şunları bir evlendiriversek nasıl olur diye düşünüyorum.
    KÂMİL — Vallahi fena değil. Sana hayır demem. Bir kere Sırrı'nın da fikrini almalıyım.
    MERHUM — Çok doğru söylüyorsun. Fikrim de iyi değil mi? Bilirsin ki Şehlâ namuslu, kibar, güzel ve karşısındakine evetten başka cevap vermeyecek kadar halûktur. Üstelik çe-hiz olarak da on bin liralık kadar ötesi berisi var.
    KAMİL — İyi, ben de esasen Sırrı'ya bu miktara yakın sermaye vermek niyetindeydim.
    MERHUM — Ha!. Yalnız, kızımın çok müthiş bir hatası var.
    KÂMİL — Ya? Bak bak bak bak neymiş o?
    MERHUM — Sorma sorma! Bak al şunu da oku. Bu, geçen gün bana yazmış olduğu mektuptur.
    KÂMİL (Okur) — Sevgili pederim: Bir kız için pek ayıp olmakla beraber, size hayatımın bütün saadetini temin edecek bir itirafta bulunmak mecburiyetindeyim...
    MERHUM (Kâmil'in omuzları üzerinden mektuba bakarken) — Aman ne ayıp ne ayıp yarabbi! İtirafını "A"sız yazmış.
    KÂMİL (Devam ederek) — Sırrı Bey bize geldiği zaman kendisiyle konuşmuş ve çabuk anlaşmıştık. Onu pek beğendim. Ve kendisini gördüm göreli.
    MERHUM (Aynı jest kendi kendine) — Eyvah! "Beğendim"! kaşlı ile yazacağı yerde g ile yazmış.
    KÂMİL (Devamla) — Uyumuyor, yemek yemiyor hep onu düşünüyorum. Ve zannediyorum ki o da vadettiği veçhile hep beni düşünmektedir.
    MERHUM — Ne rezalet? "Zannediyorum"u bir N ile yazmış.
    KÂMİL (Kendi kendine) — İyi ama, ben bunda hiç yanlış göremedim.
    MERHUM — Nasıl, ne feci değil mi?
    KÂMİL — Efendim? Vallahi işte öyle gibi? (Kendi kendine) kız oğluma vurulmuş.
    MERHUM — Neyse, ben sana hakikati olduğu gibi söyledim. Artık benden yük kalktı. Şimdilik müsaade edersen sizin bahçeye bir göz atıvereyim. Asarıatika kokusu duymaya başladım. (Antreden çıkar.)

    9. SAHNE Kâmil — Sonra Sırrı

    KÂMİL (Mektubu cebine kor) — Bir şeylerden bahsetmek istedi ama pek anlayamadım. (Şapkası basında olduğu halde Sırrı görünür) Ne o? Dışarı mı çıkacaksın.
    SIRRI —- Evet. İlkokul öğretmenini görmek istiyorum da..
    KÂMİL — Sana bir şey sorayım Sırrı. Şimdiye kadar hiç evlenmeyi düşündün mü?
    SIRRI (Mahcup) — Vallahi bu hususta fikrim yok.
    KÂMİL — Meselâ namuslu, kibar, güzel ve karşısındakine evetten başka cevap vermeyecek kadar halûk bir kız bulsay-dık.
    SIRRI (Kendi kendine sevinçli) — Şehlâdan bahsediyor.
    KÂMİL — Ne derdin?
    SIRRI — Hiç. Hani yani fena olmaz derdim. Veyahut, siz ne arzu ederseniz ben de...
    KÂMİL — Ben senin daima bahtiyar olmanı arzu ederim yavrum. Senin bana bu kadar faydan dokunuyor.
    SIRRI — Aman rica ederim, vazifem babacığım.
    KÂMİL — Peki. (Kendi kendine) Oğlan evlenip giderse bizim nutuklar, mektuplar da gidecek. (Yüksek) Evet, evet. Bir daha bundan bahsetmeyelim. Haydi git de çabuk gel. (Sırrı çıkar.)

    10. SAHNE Kâmil — Mustafa — Sonra Merhum

    KÂMİL — Ben de amma tuhafım ha! Evime koca bir âlim gelmiş de hâlâ yemek hazırlatmıyorum. Hem Merhum Efendi asanatikadan hoşlanır. (Bağırarak) Mustafa! MUSTAFA (Antreden girer) — Efendim!
    KÂMİL — öğleye ne var?
    MUSTAFA — Pırasa var. Sonra havuç var.
    KÂMİL — Aptal ben sana bundan mı bahsediyorum.
    MUSTAFA — Eh, öyle ya. Artık evin masrafını kendiniz görüyorsunuz. Bana itimat etmiyorsunuz diye ben de bir şey almadım.
    MERHUM (Muzaffer bir tavırla antreden girer. Elinde kırık
    bir kürek, bir de topraklı mutfak rendesi vardır.) Hafriyatım
    muvaffakiyetle neticelendi. İşte..
    KÂMİL — Nedir o?
    MERHUM — Bir Roma miğferi "Skütüm".
    KÂMİL (Şaşkın) — Ha?.
    MUSTAFA (Alçak sesle Kâmile) — Benim attığım eski rendeyi bulmuş.
    KÂMİL — Farkındayım canım.
    MERHUM (Elindeki küreği göstererek) — İşte bu da glâtyüm. Kadim Roma kılıcı.
    MUSTAFA (Gene alçak sesle Kâmile) — Kömürlükten küreği çalmış.
    KÂMİL (Kendi kendine) — Bu adam da ne bulursa Romalıların, Yunanlılarındır, diye gezip duruyor.
    MERHUM (Elindeki eşyayı masanın üzerine bırakır) — Bunlardan başka, bahçenin ortasında bir Tümülüs keşfettim. Yani bir tepecik.
    MUSTAFA — Ne, ne? Tepe mi? Bizim bahçede mi?
    MKRHUM — Evet. Sen şimdi git. Hemen bakkaldan maden parlatmaya mahsus tozdan al.
    KÂMİL — O tozu ne yapacaksınız?
    MERHUM — Bu bulduğum asarıatikayı temizleyeceğim. Belki üzerinde yazı filân vardır. (Mustafa'ya) Hadi, gitsene.
    MUSTAFA (Çıkarken) —- Gidiyorum. (Kendi kendine) Ne hırdavatçı kılıklı herif. (Çıkar)
    MERHUM — Ha, yalnız onu söyleyeyim bahçedeki hafriyalınıa mâni olan bir şeftali ağacı var. Müsaade ederseniz onu kestirelim.
    KÂMİL — Nasıl olur? Bahçede ondan başka şeftali ağacı
    yok ki. Yazık olmaz mı?
    MERHUM — Affınızı rica ederim. Fakat, ben bu fedakârlığı sizden ilim namına talep ediyorum.
    KÂMİL — öyle olsun.
    MERHUM — İki gözüm sana ilim namına teşekkür ederim. Memen şimdi tekrar giderek hafriyata devam edeyim. (Çıkarken geri döner) Ha, unutuyordum. Mahtum Beye meseleyi
    açtın mı?
    KÂMİL — Bir iki kelimecik söyledim. Hoşuna gitti gibi.
    MERHUM — O, büyük kusurdan da bahsettin mi? Hani kızımın kusurundan.
    KÂMİL — Daha bahsedemedim.. Bir bahane arıyorum.
    MERHUM — Ne yapayım her güzelin bir kusuru olur. Fakat bilhassa kızımınki pek müthiş.. Pek yüz kızartıcı.. Ne ise ben gidiyorum. (Çıkar)

    11. SAHNE Kâmil — Sonra Aziz

    KÂMİL (Yalnız) — Bu adamcağız da boyuna kızının hatasından bahsedip duruyor. Acaba bu kusur ne? Merakıma dokunmaya başladı doğrusu.
    AZİZ (Fevkalâde hiddetli bir halde kendi kendine konuşarak içeriye girer) — Bu rezalet, kepazelik, düpedüz iftira. Muhakkak aksini ispat etmeliyim.
    KÂMİL — Ne o, Aziz. Kime hiddetlendin?
    AZİZ — O sizin rakibiniz olacak baş belâsı herif yok mu? Bütün kasabada aleyhimde dedikodular çıkartmış.
    KÂMİL — Dedikodu mu? Aleyhinde ha?
    AZİZ — öyle ya.. Güya sizin ineği öldüren benmişim. Elimden hiç bir iş gelmezmiş, berberlikte tutunamayınca baytar olmuşum.
    KÂMİL — Bak alçağa. Ne yalanlar uydurmuş. Bir kere bizim inek daha sen gelmeden ölmüştü.
    AZİZ — Hem ben berberliği bıraktımsa tutunamadığımdan mı bıraktım. Hükümet yaptırmadı. Bir herifin iki kulağı kazara kesilmişse ne çıkar? Şimdi siz bir kâğıda ineğinizin ben gelmeden evvel öldüğünü yazıverin de o edepsizlere göstereyim.
    KÂMİL -— Ben mi yazayım. (Kendi kendine) Eyvah, Sırrı da burada değil. Bu işin altından nasıl çıkacağım (Yüksek) Dostum. Şimdi sen büyüklüğünü göstermelisin. Bu herife yapılacak en büyük tahkir, ona cevap vermeye tenezzül etmemektir.
    AZİZ — Yok camm. O bundan anlamaz. Aksini ispat edip gözüne sokmalı. Siz çabucak yazıverin de!
    KÂMİL —- Ama şimdi tuhaf olacak. Sanki ben sana şahadetname veriyormuşum gibi. AZİZ -— İyi ya ben de zaten onu istiyorum işte.
    KÂMİL (Kendi kendine) Medet senden yaresulâllah. (Yüksek) Vallahi tuhaf olacak gibi geliyor bana. Gel sen şu işten vazgeç.
    AZİZ— Ne demek yani benden bunu esirgiyor musunuz? Ben ki yani sizin başkan olmanız için lehinizde bu kadar çalıştımlıştım.
    KÂMİL — Yok canım. Hani, yani... Pekâlâ, mademki ısrar ediyorsun verelim.
    AZİZ — Hah, şöyle olun işte.
    KÂMİL — Evet vereyim. Yarın gel al.
    AZİZ — Bu olmadı işte. Şimdi hazır kasaba halkı bir araya toplanmışken herkesin önünde götürüp kâğıdı okutmalıyım.
    K ÂMİL (Kendi kendine) — Eyvah, herkesin önünde okutacak. E, peki ama bu Sırrı da nereye cehennem oldu.
    AZİZ — Muhakkak bu kâğıdı götürüp şimdi okutmalıyım. Yoksa, şerefim, haysiyetim her şeyim mahvolur. Kasabayı leıke mecbur kalırım. Düşünün Kâmil Efendi, karımın, çocuklarımın aç kalmasını ister misiniz?
    KÂMİL (Yumaşayarak) — Sahi, bu herifin de yarım düzüne çocuğu var.
    AZİZ — Hah, şöyle işte. Hadi, alın şu kâğıda da oturun masanın başına. Sizin gibi âlim bir adam için iki satır yazıdan ne çıkar?
    KÂMİL (Oturarak) — İki satırdan fazla yazmam ha!..
    AZİZ — Evet, evet. Yalnız şunları yazacaksınız: "Ben, Ahmet Kâmil, baytarı şehir Mehmet Aziz Beyin nezdime vusulünden evvel kur ineğimin irtihaü darıbaka eylemiş olduğunu beyan ve tastık eylerim." Gördünüz ya, kısacık.
    KÂMİL — Evet, evet öyle. (Kendi kendine) Aksi gibi de hiç bilmediğim kelimeler rastladı. (Yazmaya başlayarak) Ben Ahmet Kâmil, baytarı şehir.. Baytar nasıl yazılacaktır. B.. sonra y.. Sonra da t., r.. mı acaba? (Yazmaya devam eder.)
    AZİZ (Sevinçle) — Şimdi de ötsün de görelim. O Figanî olacak çopur herifi tenha yerde elime bir geçirmeliyim ki, bir güzel perdah edeyim.
    KÂMİL (Kendi kendine) — Beceremediğim yerlere mürekkep damlatmaktan başka çare yok. (Yüksek) Al işte oldu. Bir iki yerine mürekkep damladı ama, uç fena ondan.
    AZİZ — Ehemmiyeti yok efendim, ehemmiyeti yok.

    12. SAHNE Evvelkiler — Sırrı

    SIRRI (Antreden girer) — İşte geldim babacığım.
    KÂMİL — Geldin ama geç geldin. Bak, şimdi kendi elimle
    bir mektup yazdım.
    SIRRI — Ya?
    AZİZ — Evet ya.. Bu mektubu bütün kasaba halkına göstereceğim. (Mektubu paltosunun cebine koyar.) SIRRI (Yavaşça babasına) — Ne yapıp yapıp bu mektubu ele geçirmeliyiz. KÂMİL — İyi ama nasıl?
    SIRRI (Kendi kendine) — Paltosunun cebine koydu. (Aranarak) Bir hile. Bir hile? Hah.. (Yüksek) Aziz Bey. Gömleğiniz yanınızda mı?
    AZİZ — Evet, dışarda. Ne olacak?
    SIRRI — Aman koşun. Bizim katır şimdi fena halde hastalanmış.
    KÂMİL (Telâşla) Sahi mi?! Sabahleyin inek öldü. Arkasından da katır giderse yanarım doğrusu.
    AZİZ — Aman koşayım. Yoksa katırı da benim öldürdüğümü söylerler.
    SIRRI — Evet ama, paltonuzu burada bırakın. Sonra iş yaparken size mâni olur.
    AZİZ — Yok, yok, yok. Paltomu çıkarmak için vakit kaybetmeye lüzum yok. (Süratle çıkar.) SIRRI — Vay canına.. Kaçırdık. Faydasız oldu.
    KÂMİL — Ne dedin? Demek muhakkak hayvan ölecek diyorsun ha?
    SIRRI — Yok canım hayvanda bir şey yok. Sapasağlam.
    KÂMİL — Eh, öyleyse baytarı ne diye gönderdin?
    SIRRI — Hayır efendim. Maksadım herife paltosunu çıkartıp da cebinden mektubunu aşırmaktı.

    13. SAHNE Evvelkiler — Aziz — Sonra Mustafa

    AZİZ (Antreden girer) — Yazık oldu.
    KÂMİL — Ne?
    AZİZ — Kanaldım. KÂMİL — E, sonra?
    AZİZ — Fakat fayda etmedi.
    KÂMİL —Yani?
    AZİZ — Sizlere ömür..
    KÂMİL — Ne? Bir belâ daha.. Demek hakikaten hasta imiş. (Kendi kendine) Ah, imlâ bilseydim şu hayvan gitmeyecekti ya.
    MUSTAFA (Elinde bir paket beyaz tozla girer) — İşte efendim. Maden parlatacak beyaz tozu aldım.
    AZİZ — Acıdım şu katıra.. Niye önden haber vermezsiniz. Hayvan berbat halde hastaymış.
    SIRRI (Kendi kendine) — Sapasağlam katırı gebertti gitti. (Yavaş sesle Mustafa'ya) Bana bak elindeki tozu olduğu gibi Aziz Beyin üzerine dök.
    MUSTAFA — Ha?
    SIRRI — Hadi durma dök.
    MUSTAFA — Pekâlâ. (Elindeki paketi Aziz'in üzerine boşaltır.)
    AZİZ — Eyvah ne yaptın be?
    SIRRI -— Beceriksiz, münasebetsiz..
    KÂMİL —aptal.
    MUSTAFA (Şaşkın) — Bana ne yahu. Küçük Bey söyledi, ben de yaptım.
    SIRRI (Bağırarak) — Ne? Ben mi?
    KÂMİL — Sus hayvan, rezil. Haydi git çabuk fırça getir.
    MUSTAFA (Şaşkın) — Pekâlâ. (Çıkar)
    KÂMİL (Aziz'e) — Çıkarın şu paltonuzu.
    AZİZ — Lüzumu yok canım. Zahmete değmez.
    KÂMİL — Aaa! Olur mu efendiciğim. Çıkar Allahını seversen.
    SIRRI — öyle ya, canım. (Sırrı Aziz'in sırtından paltoyu sökercesine alır) Şimdi fırçalar getiririm. (Dışarı çıkar.)

    14. SAHNE Kâmil
    — Aziz — Sonra Mustafa — Sonra Merhum

    AZİZ — Vallahi eni konu lütuf gösteriyorsunuz. Bizzat Sırrı Beyin paltomu temizleyeceğini düşündükçe öyle mahcup oluyorum ki.
    KÂMİL — Biz ailece böyleyiz. Tanıdıklarımıza nezaketle muamele etmekten hoşlanırız.
    AZİZ (Kendi kendine) — Herif lehinde propaganda yapayım diye bana amma itibar ediyor. Neredeyse ayaklarımı öpecek.
    MUSTAFA (Elinde fırça ile girer) — İşte fırça.
    MERHUM (Avuçlarında tabak kırıkları, cam parçaları olduğu halde girer) — Ah çocuklar öyle seviniyorum ki. Düşünün bir kere. Şeftali ağacının dibindeki tümülüsü kazdım. Neler çıkmadı?
    MUSTAFA (Kendi kendine) — Eyvah.. Herif bizim çukuru meydana çıkarmış.
    MERHUM (Yaldızlı bir tabak parçası uzatarak) — Bakırı şuna bir kere.
    MUSTAFA (Kendi kendine) — Aman yarabbi yaldızlı salata tabağı.
    KÂMİL — Ha? (Mustafa'ya bakarak) — Ben bu parçayı tanıyorum.
    MERHUM — Üzerinde Arap harfleri ile elif, kef var.
    KÂMİL (Kendi kendine) — Ahmet Kâmil.
    MERHUM (Azametle) — İskenderi Kebir! İşte şimdi kim iddia edebilir ki İskenderi Kebir buradan geçmemiştir. Koca cihangir Türkçe İskenderi Kebir diye imza atmış. Demek ki Türkçe de biliyormuş. İşte size ilmî bir hakikat.
    KÂMİL (Mustafa'ya gözlerim açar) — Bunu kim kırdı?
    MERHUM — Kim kıracak. Kadim Yunaniler. Belki de bizzat İskender.
    MUSTAFA — Zannederim. (Kendi kendine) E, bu herif de amma can sıkıntısı. Kırdığım eşyayı birer birer meydana çıkarıyor. (Çıkar)
    MERHUM (Bir oturak parçası çıkararak) — İşte size başka bir antika. Bu nedir biliyor musunuz. İşte bunu bilmezsiniz.
    AZİZ — Bakalım. Bilmez olur muyum hiç?
    KÂMİL — Ben de biliyorum. (Kendi kendine) İyi ama, bu herif bunu buraya ne diye getirmiş.
    MERHUM — Buna Lâklimatuvar derler. Çok nadir bir antikadır.
    KÂMİL (Kendi kendine) — Vallahi bizde oturak derler. Pek de nadir değildir. Fakat hadi herifi mahcup etmeyelim. (Merhum'a) Demek Lâklirn oturak derler ha?
    MERHUM — Yok canım. Lâklimatuvar, Yunaniler ailelerinden birisi öldüğü zaman göz yaşlarını buna toplarlardı.
    AZİZ — Tuhaf şey. Şu Yunaniler hakikaten acayip bir milletmiş. (Merhum parçaları masanın üzerine indirmekle meşgul olur.)
    MUSTAFA (Antreden girer, Aziz'e) — İşte efendim paltonuz.
    AZİZ (Giyerek) — Teşekkür ederim oğlum. (Ceplerini araştırır) Ben mektubu nereye koymuştum? Hah, işte burada. (Mektubu çıkarır bakar. Kâmil de görür.)
    KÂMİL (Kendi kendine) -— Oh, neyse, Sırrı'nın yazısı, kurtuldum.
    AZİZ — Ben gideyim. O Figanî edepsizinin dersini vereyim. Sonra gene uğrarım. (Çıkar)
    KÂMİL (Alçak sesle Mustafa'ya) — Şimdi gel bakalım kepaze herif. Seninle başbaşa bir konuşalım.
    MUSTAFA — Efendim?
    KÂMİL — Gel bakayım. Gel buraya.
    MUSTAFA (Korkak korkak yanaşır) — Geldim efendim.
    KÂMİL — Söyle bakayım bana, benim yaldızlı salata tabağını kim kırdı?
    MUSTAFA — İskender Efendi kırmış efendim.
    KÂMİL (Hiddetle üzerine doğru yürür) — Ben sana şimdi
    kimin kırdığını gösteririm. (Mustafa kaçar.)
    15. SAHNE Kâmil — Merhum — Sonra Sırrı
    MERHUM (Hâlâ asarıatikasını dizmekle meşguldür) — İşte bir cam parçası. Cam?
    KÂMİL (Kendi kendine) Bizim sürahi.
    MERHUM — Bir de bazı eşekler kadim Yünanilerin camı bilmediklerini iddia ederler. İşte efendim en bariz delil. Bunu onların gözüne sokacağım.
    KÂMİL — İyi edersiniz.
    MERHUM — Dostum, size medyunu şükranım. Tetkikatı-mın neticesini bir raporla Akademiye bildireceğim. Ve bir heyet teşkil ederek gelip bahçenizde uzun boylu hafriyatta bulunmalarını rica edeceğim. Bu başlangıç bana çok kuvvetli ümitler veriyor. Belki evinizin altından İskenderi Kebirin sarayını çıkartırız.
    KÂMİL — Yok rica ederim. (Kendi kendine) Medet yaresu-
    lâllah. Herif ocağıma incir dikecek.
    MERHUM — Sizden ilim namına rica ederim. Çabuk bir
    hokka kalem tedarik ediniz.
    KÂMİL — İşte masanın üzerinde var.
    MERHUM — Vay, siz kamış kalemle mi yazarsınız.
    KÂMİL — Evet. Kırk senedir bununla yazmaktayım.
    MERHUM — Fakat ucu pek kütleşmiş yontmak. (Kendi kendine) Yunaniler camı bilmezler ha!. Heh heh heh heh. Hey gafiller. (Kalemi yontmaya başlar elini keser) Ay. Elimi kestim.
    KÂMİL — Saralım saralım. (Mendili ile sarar.)
    MERHUM — Teşekkür ederim. Yalnız sizden şimdi ilim namına bir şey rica edeceğim. KÂMİL — Neymiş o?
    MERHUM — Elinize kalemi alınız. Ben söyleyeyim siz yazınız.
    KÂMİL — Ne? Fakat şey?!.
    MERHUM — Ne?
    KÂMİL — Ben bir Akademiye nasıl mektup yazarım? Buna hakkım var mı?
    MERHUM — A, elbette. Sen Akademinin muhabir âzasından değil misin?
    KÂMİL — öyle. (Kendi kendine) Allah cezasını kaldırsın öyle! Bugün sanki bana yazı yazdırmak için el birliği etmişler. Sırrı da burada yok. (Masanın başına oturur.)
    MERHUM — Başlayalım!
    KÂMİL — Biraz müsaade edin. (Kendi kendine) Naçar yazacağız. Bari beceremediğim yerlere mürekkep damlatmak.
    MERHUM (Söylemeye başlar) — Aziz ve kıymettar meslektaşlarım. İlimi asarıatika..
    KÂMİL (Kendi kendine) — Hiç de beceremediğim kelimeler. (Yüksek) Bunlar pek zor kelimeler yahu. Ya anlamazlar-sa.
    MERHUM — Anlarlar efendim anlarlar. Yazdınız mı?
    KÂMİL — Bir lâhza. (Kendi kendine) Asarıatika da nasıl yazılır acaba? Dur dur dur aklıma bir şey geldi. (Eline çakıyı alır ve yontmaya başlar) — Şimdi elimi kesmiş gibi yaparım.
    155
    MERHUM — Sayei âcizanede bir hayli kespi vüs'at eylemiş bulunuyor. Çünkü...
    KÂMİL (Elini kırmızı mürekkebe batırır feryada baslar) — Ay aman! Elimi kestim.
    MERHUM — Ne oldu?
    KÂMİL (Elini gene kırmızı mürekkebe batırır) —- Aman, elimi kestim sızıntısından da duramıyorum.
    MERHUM — Gel sarayım.
    KÂMİL — İstemez, ben sararım. (Kendi kendine) Kurtulduk.
    MERHUM — Neyse. Yarın yazarız. Ne yapalım?
    KÂMİL — İsterseniz Sırrı'yi çağırayım. Her ne kadar benim gibi böyle işlerin içinden çıkamazsa da gene güzel yazar.
    MERHUM — Ah! Sen ne bahtiyar adamsın yok mu? Ha sahi. Ne dersin acaba Sırrı kızımla evlenmeye razı olacak mı?
    KÂMİL (Can sıkıntısıyla) — Zannederim. Olur gibi.
    MERHUM — Fakat, ben bu hususta katı cevap isterim. Çünkü İstanbul'da bizim ikamet etmekte bulunduğumuz Yediku-
    le civarında bir güzel ev buldum. Onlara tutmak istiyordum.
    KÂMİL — Ne? Sırrı İstanbul'da mı ikamet edecek?
    MERHUM — Değil mi ya? Benim yanıbaşımda otururlar.
    KÂMİL (Kendi kendine) — Bunun imkânı yok. Ben burada,
    kalemim İstanbul'da nasıl olur.
    SIRRI (Girerek) — Baba...
    MERHUM (Lâfını keser) — Hah. İyi iki geldin evlâdım.
    Şimdi Efendi babana bir şey rica etmiştim.
    SIRRI — Ya?
    MERHUM — Evet. Bir kere bu hususta kendisi ile görüşüver.
    DIŞARIDAN BİR SES — Merhum Efendi. Merhum Efendi.
    MERHUM — Sizin bahçıvan beni çağırıyor. Kendisine erik ağacının altında hafriyat yapması için emir vermiştim de. (Sırrı'ya mültefitane) Allahaısmarladık iki gözüm yavrucuğum. (Çıkar)

    15. SAHNE
    Kâmil — Sırrı

    KÂMİL — Gitti bizim erik ağacı.
    SIRRI — Baba. Merhum Efendinin bahsettiği şey nedir?
    KÂMİL (Kendi kendine) — İmkânı yok olmaz. Bir kere Merhum Efendinin kızının müthiş bir hatası varmış. Ne olduğunu bilmiyorum ama, fevkalâde bir kusur. (Yüksek, Sırrı'ya) Hiç efendim, hiç. Rezalet, çocukluk. Böyle saçma şey olur mu? İllâ ki seni Şehlâ ile evlendirmeyi aklına koymuş.
    SIRRI (Memnun) — Sahi mi?
    KÂMİL — Sen kızı iyi tanımazsın. Ben onun iç yüzünü bilirim, bir kere başında kel hastalığı olduğunu söylerler. Gözleri de iyi görmezmiş, ufacık tefecik yerden bitme hattâ biraz da kambur galiba...
    SIRRI — İyi ama babacığım.
    KÂMİL — Yok, seni tesir altında bırakmak için söylemiyorum. Harekâtında serbestsin. Yalnız o kalbur bacaklı kızla nasıl evleneceksin diye düşünüyorum. Üstelik kulağı da ağırmış.
    SIRRI —- Lâkin, babacığım.
    KÂMİL — Lâkini filânı yok. Bütün bunlardan başka bir hatası var ki, tahammül edilemeyecek kadar büyük bir kusur.
    SIRRI — Tuhaf şey.
    KÂMİL (Cebinden mektubu çıkarır) — Bak. Okuyayım da hicap hisset, titre.. (Kendi kendine) Vallahi ben bu hatayı pek çıkaramadımdı ama belki o anlar. (Okur) Sevgili pederim. Bir kız için pek ayıp olmakla beraber size hayatımın bütün saadetini temin edecek bir itirafta bulunmak mecburiyetindeyim.
    SIRRI (Kendi kendine) — Ah, ne güzel ifade.
    KÂMİL (Devamla) — Sırrı Bey bize geldiği zaman kendisiyle konuşmuş ve çabuk anlaşmıştık. Onu pek beğendim. Ve kendisini gördüm göreli uyumuyorum.
    SIRRI —Zavallı kız!.
    KÂMİL — Amma da yaptın ha. (Kendi kendine) Demek hata daha ilerde! (Devamla) Yemek yemiyor, hep onu düşünüyorum. Hayali, daima gözlerimi işgal etmekte. (Söylenerek) Aman ne feci şey yarabbi!
    SIRRI — Ne iyi şeyler yazmış. Ne tatlı ifadesi var.
    KÂMİL (Kendi kendine) — O da hatanın farkına varamadı. (Yüksek sesle) Neresi tatlı bunun? Tuhaf şey. (Mektubu süratle cebine kor) Ben zaten emindim senin bu kızı istemeyeceğinden.
    SIRRI -— İyi ama babacığım.

    16. SAHNE Evvelkiler — Merhum

    MERHUM (Antreden girer) — Yahu, erik ağacını da devirdik altından hiç bir şey çıkmadı.
    KÂMİL.(Kendi kendine) — Dedim ya, gitti bizim erik ağacı!
    MERHUM (Sırrı'ya) — Nasıl küçük bey, pederle meseleyi görüştünüz mü? Kızıma ne cevap götüreyim?
    SIRRI — Vallahi efendim?
    KÂMİL (Alçak sesle Sırrı ya) — Bırak ben cevap vereyim. (Merhum'a) Merhum Bey dostum. Uzun boylu düşündük. Mevzuubahis etmiş olduğunuz o kusur yüzünden maalesef bu iş olmayacak.
    MERHUM — Anladım. Esasen biliyordum.
    KÂMİL (Sırrı'ya) — Gördün ya, zaten biliyormuş.
    MERHUM — Fakat bari bütün ümitlerimi kırmayınız. Hiç olmazsa günün birinde kızım doğru imlâ yazmasını öğrenirse..
    KÂMİL — Yani, evet. SIRRI _ İmlâ mı? Fakat...
    MERHUM — Neyse, anlaştık demektir. Bavulumu alayım bari.
    SIRRI (Kâmil'e) — İyi ama baba. (Oturur ağlamaya başlar.)
    MERHUM — Bu fena haberi kızıma nasıl vereceğim? Fakat bize bir ricanı daha var. Müsadenizle şu, bence kıymetli asalatikayı da götüreyim.
    KÂMİL — Sizin olsun canım. Nasıl olsa kırık dökük şeyler.
    MERHUM — Bavulumu alayım. (Çıkar)

    17. SAHNE
    Kâmil — Sırrı — Sonra Aziz — Sonra Mustafa {Sırrı, masanın önüne oturur ve ellerini yüzüne kapayarak tığlar gibi yapar.)
    KÂMİL — Neyse, bu iş de bitti. Artık memnunsun ya? Ne? Ağlıyor musun? Ne oldu, şimdi ağlayacak ne var?
    SIRRI — Ne yapayım? Şehlâ ile evlenmeme mâni oluyorsunuz. Ben sanki Şehlâ'yı bilmiyor muyum?
    KÂMİL — Elbette bilirsin ama, iç yüzünü nerden bileceksin.
    SIRRI — Kamburundan bilmem nesinden bahsettiniz. Bunlar iç yüzü müdür? Biz onunla bu yaz ne güzel dansettikti.
    KÂMİL — Allah Allah. Demek bu kız hoşuna gitti ha? Şaşarım aklına senin. Vallahi de şaşarım billahi de şaşarım.
    SIRRI —- Ne yapayım?
    KÂMİL (Kendi kendine) — Anlaşıldı. Bizim mendebur bu kızı seviyor. Ne yapmalı bilmem?!.
    AZİZ (Elinde bir demet çiçek olduğu halde kapıdan girer) — Tebrik ederim efendim. Kargaları himaye ve neslini ıslah cemiyetine başkan seçildiniz. Tebrik ederim. (Kâmil cevap vermez) Ne o? Bu haber pek hoşunuza gitmiyor gibi.
    KÂMİL (Meşgul) — Yok, yok çok memnun oldum.
    AZİZ — Hah, şöyle. Mustafa'yı çağırayım da evin önüne bayrak assın. (Bağırır) Mustafa! Mustafa..
    MUSTAFA (Girer) — Efendim?
    AZİZ — Git evin önüne bayrağı as! (Mustafa çıkar.)
    AZİZ — Ben de gidiyorum. Kasaba gençlerini tabur edip evin önünden geçireceğim. (Çıkar)
    KAMİL (Kendi kendine meyus) — Zavallı Sırrı ağlayıp duruyor. Başka çare kalmadı. (Yazıhanenin önüne oturur yazmaya baslar.) Aziz vatandaşlarım, istifamı veriyorum. SIRRI — Hayret, babam yazı yazmaya başladı. (Ayağa kalkar, babasının önündeki kâğıdı alır, yırtar.)
    KÂMİL — Ne yapıyorsun?
    SIRRI (Yavaşçacık) — Vatan derken (v)den sonra (a) ister.
    KÂMİL — Desene yanlış yazmışım. (Ayağa kalkar. Kendi kendine) Yahu, oğlum olmadan istifamı bile veremiyorum. (Kulisten Merhum' un sesi gelir.) Merhum geliyor. SIRRI — Ben gideyim.
    KÂMİL — Hayır, kal.
    MERHUM (Elinde valizi olduğu halde girer) — Allahaısmarladık aziz meslektaşım. Size veda etmeden evvel...
    KÂMİL (Lâkırdısını keser) — İki gözüm, biz kararı değiştirdik. Oğlumla uzun boylu konuştuk. Sizi meyus etmeye gönlümüz razı olmadı. Bu evlilik Sırrı'yı da memnun edecek. (Yan yan oğluna bakar) Kâfir!.
    MERHUM (Sırrı'ya) — Sahi mi? Bak buna memnun oldum işte. (Bavulunu düşürür, bavul açılır, asanatika yerlere dökülür. Aldırmaz.) Memnun oldum işte. Çok menun oldum. Hemen gidip Yedikule'deki o evi tutayım.
    SIRRI — Hangi ev?
    KÂMİL (Meyus) — Kayınpederin sana İstanbul'da ev bulmuş!.
    SIRRI (Kendi kendine) — İyi ama babamın nutukları ne olacak? (Merhum'a yüksek) Fakat, sizden de bir ricam var. Bunu kabul edeceksiniz.
    MERHUM — Aman söyle iki gözüm evlâdım söyle. Neymiş o rican bakayım. Başım üstüne.
    SIRRI — Ben babamı terkedemem. Yani buradan ayrılamam.
    MERHUM — Bari iki ay kadar bende kalırsınız artık.
    SIRRI (Babasına bakarak) — Bilmem nasıl olur.
    KÂMİL — Kabul et, kabul et. İki ay da mürekkep lekeleriyle idare ederim, elimi keserim canım. MERHUM — Kızımı o büyük kusuruna rağmen kabul ettiğinizden dolayı size çok müteşekkirim. KÂMİL — Neymiş şu kusur Allahını seversen?
    MERHUM — Ah efendim, manzum âliniz olmadı mı? Bir türlü imlâyı beceremez. Bilhassa mutabakatlarda kırdığı potun haddi hesabı yoktur.
    KÂMİL (Kendi kendine) — Ha! Bu mu imiş. Ben de bir şey sanmıştım. Yazacağı şeyleri (Mağrur bir tavırla) bana versin. (Kendi kendine) Ben de oğluma veririm. Zaten kâfir bizim ailenin kavait kitabı. Hepimiz derse çalışıyoruz. (Yüksek) Sana damat değil kavait kitabı veriyorum efendi, gözünü aç.
    (Perde kapanır.)
    Cemil CAHİT

    dolap beygiri (tiyatro metni)

    1/4/2008 | Kategori:tiyatro

    Dolap Beygiri
    (Bir perdelik dram)
    KİŞİLER
    KRAL (Orta yaşlı) - BİRİNCİ BEYAZ (Avcı "Genç") — İKİNCİ BEYAZ (Hekim "Orta yaşlı") — HASTA (Kraliçe "Genç") — ÜÇÜNCÜ BEYAZ (Feylesof "Yaşlı") -— BİRİNCİ NEGRO (Haberci "Genç") — İKİNCİ NEGRO (Bir aşiretli) — ÜÇÜNCÜ NEGRO (Bir aşiretli) — DöRDÜNCÜ NEGRO (Bir aşiretli) — BEŞİNCİ NEGRO (Bir aşiretli) — NEGROLAR, GöZCÜLER ve SEDYECİLER.
    1. BöLÜM

    Sahne: Afrika içlerinde birleşik aşiretlerden meydana gelen bir Negro Krallığı'mn barındığı yabanî bir orman. Negrola-rın dinsel bir dans yaptıkları görülür. Negro müziği çalmaktadır. Dans etmekle olan Negrolar korkunç sesler çıkarmaktadırlar. Bir yanda Kralın oturduğu kamıştan yapılmış taht göze çarpmaktadır. Biraz sonra bir Negro gelir.
    BİRİNCİ NEGRO (Seslenir) — Ulu Kral geliyor. Efendimiz geliyorlar. Dansa son verilir. Ortalığı sessizlik kaplar. Negrolar ayağa kalkarlar. Negrolar Kralı beklemektedirler. Kral adamlarıyla birlikte sahneye girer. Negrolar yere kapanırlar ve bağrışırlar. Kral tahtına çıkar oturur. Sesler kesilir. Haberci Kralın önünde yere kapanır.

    II. BöLÜM
    BİRİNCİ NEGRO — Ulu Kral. Şimdi esirler aldık.
    KRAL — Kimmiş bunlar?
    BİRİNCİ NEGRO — Beyazlar, efendimiz.
    KRAL — Beyazlar mı dedin?
    BİRİNCİ NEGRO — Evet efendimiz, beyazlar.
    KRAL — Ey, kaç kişi bunlar böyle?
    BİRİNCİ KRAL — Üç kişi. Üçünü yakalayabilmişler.
    KRAL (Sert) — Ya ötekiler? Ne olmuşlar, kaçmışlar mı?
    BİRİNCİ NEGRO (Ezgin) — Evet, kaçmışlar efendimiz.
    KRAL — Ya, getirin bana şu beyazları.
    BİRİNCİ NEGRO — Buyruk ulu efendimizin. KRAL — Birer birer getirin alçakları?
    BİRİNCİ NEGRO — Buyruk ulu efendimizin. Birinci Negro çıkar. Biraz sonra da yanında iki gözcü bulunan genç, eli tüfekli bir beyazla birlikte içeri girer. Negrolar homurdanırlar.

    III. BöLÜM
    KRAL — Beyaz adam.
    BİRİNCİ BEYAZ — Buyurunuz, ulu Kral.
    KRAL —- Sen, ulu tanrıların koruduğu bu kutsal topraklara
    ayak basmayı nasıl göze aldın? Tanrılarımızı kızdırmaktan
    korkmadın mı?
    BİRİNCİ BEYAZ — Anlatayım, ulu Kral. Arkadaşlarıml;
    birlikte ava çıkmıştık...
    KRAL — Ava mı?
    BİRİNCİ BEYAZ — Evet ulu Kral, ava.
    KRAL — Ne avına? Siyah insan avına, değil mi?
    BİRİNCİ BEYAZ — Hayır efendimiz, siyah insan avına değil...
    KRAL —- Ya?
    BİRİNCİ BEYAZ — Yabanî hayvan avına.
    KRAL — Neden kendi topraklarınızda avlanmıyorsunuz da kutsal topraklarımıza ayak basıyorsun? Söyle bakalım.
    BİRİNCİ BEYAZ — Efendimiz, kendi topraklarımızda aradığımız yabanî hayvanları bulamıyoruz. Onun için içerilere girmek zorunda kalıyoruz.
    KRAL — Nedir bu yabanî hayvanlar?
    BİRİNCİ BEYAZ — Aslan, Kaplan, Gergedan...
    KRAL (Şaşkın) — Ya! Demek siz beyaz insanlar da.bu büyük hayvanları avlayabiliyorsunuz?
    BİRİNCİ BEYAZ — Evet, ulu Kral; hem de kolaylıkla.
    KRAL — Kolaylıkla mı? Hah, hah, hah. Şu haline bak bir kere. Kurumuş kamışa benziyorsun. Yalan söylüyorsun sen beyaz şeytan, yalan.
    BİRİNCİ BEYAZ — Tanrılar tanık olsun ulu Kral, yalan söylemiyorum ben size.
    KRAL — Biz siyahlar, beyaz adamların ne kadar doğru söylediklerini pek iyi biliriz. Babalarımızdan, dedelerimizden sizleri çok dinlemişizdir, anladın mı? (Kralın bu sözleri üzerine Negrolar acı acı haykırmaya başlarlar.)
    NEGROLAR — öldürmeli onu, öldürmeli.
    KRAL (Kızar) — Susun; bu ülkede yalnız bizim dediğimiz olur. (Negrolar hemen susarlar.)
    KRAL — Beyaz adanı. Soruyorum sana: Topraklarıma nasıl ayak bastuı? Tanrılarımızın kızmasından korkmadm mı? (Negrolarda homurdanmalar.)
    BİRİNCİ BEYAZ — Ulu Kral, eğer buralarda yerleşmiş olduğunuzu bilmiş olsaydık hiç ayak basar mıydık?
    KRAL — Sus, yeter artık. (Haberciye döner) Bu kötü cini neden öldürmediniz?
    BİRİNCİ NEGRO — Efendimiz, onu öldürmekten çekindik doğrusu.
    KRAL — Neden? Acıdınız mı ona yoksa?
    BİRİNCİ NEGRO — Hayır efendimiz hayır, acımadık. Bu beyazın elindeki şu kalın sopayı görüyor musunuz, ulu Kral?
    KRAL — Evet, görüyoruz; ne var ne olmuş sanki?
    BİRİNCİ NEGRO — İşte bu sopayı beyaz adam aslanların üzerine çevirdiği zaman korkunç gürültüler çıkarıyordu, ateşler saçıyordu, koskoca aslan kanlar içinde yere yuvarlanıyordu. KRAL — Ne diyorsun sen, ne diyorsun? Olur mu hiç böyle şey?
    BİRİNCİ NEGRO — Oluyor ulu Kral, oluyor işte. Ben gözlerimle gördüm de şaştım kaldım. KRAL — Demek bu beyaz adam yalan söylemiyor bize?
    BİRİNCİ NEGRO — Hayır efendimiz, doğru söylüyor.
    KRAL (Birinci Beyaz'a) — Beyaz adam. Demek doğru söylüyorsun?
    BİRİNCİ BEYAZ — Evet, doğru söylüyorum ulu Kralım.
    KRAL — Demek siz beyazlar bazen doğru da söylersiniz ha?
    BİRİNCİ BEYAZ — Her zaman, efendimiz.
    KRAL (Güler) — Tuhaf... Bu sopa ile aslanları yere seriyorsun ha?
    BİRİNCİ BEYAZ — öyle ya, ulu Kral.
    KRAL — Peki ama, beyaz adam, ormanda yaptığın işi burada, benim gözümün önünde de yapabilir misin?
    BİRİNCİ BEYAZ — Yapabilirim Kral.
    KRAL — Ya yapamazsan? öldürteyim mi seni?
    BİRİNCİ BEYAZ — öldürtün, razıyım.
    KRAL — Ey beyaz adam. Sen ki ormanlarda aslanları şu elindeki sopa ile yere serdiğini ileri sürüp duruyorsun, eğer sözünün eri isen şu ağaçtaki kuşu da yere ser de görelim bakalım.
    BİRİNCİ BEYAZ — Peki, ulu Kral (Hemen kuşa nişan alır. Ateş etmeye davranır.) İşte...
    Tüfek patlar, kuş yere düşer. Kral tahtından fırlar. Negrolar arasında korku başlar. Negrolar acı sesler çıkarırlar. KRAL (Haykırır) — Ah büyücü, büyücü.
    NEGROLAR — Büyücü, büyücü. (Negrolar arasında uğultular olur.)
    BİRİNCİ BEYAZ — Hayır ulu Kral, ben büyücü değilim.
    KRAL — Büyücü değilsin de nesin ya? Büyücüden başka kim sopadan ateş çıkarabilir, kuşu yere düşürebilir?
    BİRİNCİ BEYAZ — Bu ateşi büyücü olmayan da çıkarabilir, Kralım.
    KRAL (İnanmaz) — Yok, yok. Bu küçük kuvvet yalnız büyücülerde vardır.
    BİRİNCİ BEYAZ — Bu sopa elinizde olduktan sonra benim yaptığım işin tıpkısını siz de yapabilirsiniz.
    KRAL (Bir türlü inanmaz) — Yok, yalan söylüyorsun sen, yalan.
    BİRİNCİ BEYAZ — Yalan söylemiyorum, doğru söylüyorum. Gelin isterseniz, siz de benim yaptığım işi yapın bakın.
    KRAL (İnanmak ile inanmamak arasında, çekingen) — Yok, yok, yapamam, yapamam ben.
    BİRİNCİ BEYAZ — Korkmayın efendimiz, korkmayın. Siz ki yırtıcı canavarların üzerine zehirli oklarla saldırmaktan korkmuyorsunuz, bu sopadan mı korkacaksınız? Sorarım size, bu sopanın neresi korkunç?
    KRAL — Oh... Bilmem, yapamam sanıyorum.
    BİRİNCİ BEYAZ — Yaparsınız efendimiz, yaparsınız. Bakınız, pek kolay bir iş bu. (Yine nişan alır) İşte... (Tüfeği boşaltır. Tüfek ateş alır, büyük bir kuş yere düşer. Negrolar yine şaşkınlık içinde haykırırlar.)
    KRAL (İnanır gibi olur. Birinci Beyaz'a yaklaşır) — Göster bana bakayım şu büyülü sopayı.
    BİRİNCİ BEYAZ — Buyurunuz.
    KRAL — Nasıl tutulacak bu?
    BİRİNCİ BEYAZ — Böyle (Tüfeğin nasıl tutulacağını göstererek) işte böyle.
    (Kral tutmaya çalışır. Birinci Beyaz yardım eder, gösterir.)
    BİRİNCİ BEYAZ — Hah, böyle efendimiz. Tamam. Korkmayın, çekin şimdi tetiği. (Sert) Çekin. (Kral tetiği çeker, tüfek patlar, yere bir kuş düşer. Herkes önce şaşakalır. Arkasından büyük bir sevinç başlar. Kahkahalar işitilir, ortalık çınlar.)
    KRAL (Çok şaşırmış) — Bu ne iştir böyle. Bir sopa hem ateş çıkarıyor, hem de ağaçtaki kuşu öldürüveriyor. Bu sopa bizim için çok faydalı olacak.
    BİRİNCİ BEYAZ — Elbet, elbet. Sizin için çok faydalı olacak bu sopa. Bu sopa elinizde olduktan sonra hiç bir şeyden korkmayacaksınız; ne yırtıcı hayvanlardan, ne de yağlarınızdan. Eğer ulu Kral isterlerse bu sopa ile dolaylarındaki bütün aşiretleri kendilerine kul, köle yapabilirler. (Negrolar arasından beğenme sesleri işitilir.)
    KRAL — O... Ne güçlü sopa bu böyle. Oh. (Uğultular işitilir.)
    KRAL — Söyle bana beyaz adam. Bu büyülü sopa her zaman bu işi görür mü?
    BİRİNCİ BEYAZ — Evet, her zaman. Yalnız şu var ki fişeği bittikçe fişek koymalısınız içine.
    KRAL — Fişek mi? Fişek de neymiş?
    BİRİNCİ BEYAZ (Tüfeği açar, içinden fişekleri çıkanı; gösterir) — Görüyor musunuz bunları?
    KRAL — Görüyorum.
    BİRİNCİ BEYAZ — İşte bunlara fişek derler.
    BİRİNCİ NEGRO — Yontulmuş taş parçaları olacak ulu Kral.
    KRAL — öyle olacak, evet.
    BİRİNCİ BEYAZ — Değil efendimiz, taş parçalan değil; fişek. Bakın, içinde barut var. Barut taneleri bunlar. Tetiği çekince buraya çarpıyor. İçindeki barut ateş alıyor, patlıyor. Fişek dışarı fırlıyor. Gidip nişan aldığınız yere batıyor, öldürüyor.
    (Negrolar sevinç sesleri çıkarırlar.)
    KRAL — İyi ama, biz bu fişekleri yapmasını bilmeyiz ki.
    BİRİNCİ BEYAZ — Kolayı var. Biz beyazlar size yapar veririz.
    KRAL — Bak bu iyi. Siz vereceksiniz bize. Ey karşılık olarak ne alacaksınız?
    BİRİNCİ BEYAZ — Eh, siz de bazı şeyler verirsiniz elbet.
    KRAL (Merakla) — Ne gibi, ne gibi?
    BİRİNCİ BEYAZ — Fil dişi diyelim.
    KRAL — Olur, olur, veririz. Siz bize o patlayıcı şeyleri verirseniz, biz de size fil dişi veririz; olur gider.
    BİRİNCİ BEYAZ — Pek güzel, ulu Kral.
    KRAL (Kendi kendine) — Bu tüfek elimizde olduktan sonra filleri kolayca öldürebileceğiz. O kadar değil. Bütün yağılarımı alt ederim: İnsanların efendisi olurum. (Düşünür yüksek sesle, coşkun) Her aşiretli için bu büyük sopadan bir tane istiyorum. O kadar sopanız var mı?
    BİRİNCİ BEYAZ — Vardır, bulunur efendimiz.
    KRAL — Bize verecek misiniz onları ama?
    BİRİNCİ BEYAZ — Veririz elbet, niçin vermeyelim.
    KRAL — Beyaz adam, iyi cin. Seni öldürtmeyeceğim. Çünkü sen ülkemize iyilik getirdin. Krallığımızın en yakın dostu oldun artık. Şimdi adamlarım istediğin kadar fil dişi yükleyecekler. Seni bir sedyeye bindirecekler. Krallık sınırlarına, oradan memleketine kadar taşıyacaklar. Oradan da büyülü sopalan yükleyip memleketime getirecekler. Her yıl bu böyle olacak. Eğer istersen sana aslan, kaplan postu da gönderirim. Dedim ya, artık kardeş olduk. Sizin aşiretinizden gelenler burada hep saygı göreceklerdir. (Boynunda asılı duran bir kemik parçasını çıkarır, uzatır.) Tanrılarımızın armağanı olan şu kemik parçasını al. Sınırlarımızdan içeri girecek olan beyazların en büyüğü bunu boynunda taşısın ki gören siyahlar onların kardeş olduğunu anlasınlar. Biz tanrılar yasasına uygun davrandık. Ulu tanrılar bizden yardımlarını eksik etmesinler.
    NEGROLAR — Âmin.
    BİRİNCİ BEYAZ — Sağ olun ulu Kral. Bütün buyruklarınızı yerine getireceğim, inan olsun. (Kemiği boynuna takar.)
    NEGROLAR (Bağrışırlar) — Kardeş, kardeş.
    KRAL — Beyaz kardeş. Krallığımızı aldatmaktan sakınmalısın. Çünkü siyahların öcü beyazlarınkine benzemez. Senin aşiretini istersem yok edebilirim. Benim aşiretlerimin insanlarına gelince onlar o kadar çok, o kadar güçlüdürler ki ölmekle, öldürmekle tükenmezler.
    BİRİNCİ BEYAZ — İnanın bana, güçlü Kral. Size yalan söylemiyorum. Siz ki bana canımı bağışladınız, hem de kardeş olduk; nasıl olur da siz ulu Krala kötülük edebilirim? Edemem ki.
    KRAL (Tahtından fırlar) — Gel öyle ise, kucaklaşalım kardeşim. (Kucakladırlar. Negrolar çılgınca sesler çıkarırlar.)
    KRAL — Haydi, filleri koşun. Fil dişlerini yükleyin. Kutlu konuğumuzu, sevgili kardeşimizi sedyenin üzerine oturtun. Yola çıkarın. Haydi, çabuk olun.
    BİRİNCİ BEYAZ — Tanrıların kutu senin ülkenin üzerine olsun, Kral.
    KRAL — Uğurlar olsun beyaz kardeş, uğurlar olsun. (Negrolar sevinç ve esenleme sesleri çıkarır. Birinci beyaz ve iki gözcü çıkarırlar.)

    IV. BöLÜM

    KRAL — İkinci beyaz, ya o nasıl adam?
    BİRİNCİ NEGRO — Efendimiz, o da birincisi gibi tuhaf bir adam.
    KRAL — Ya, ne gibi tuhaf?
    BİRİNCİ NEGRO — Ne gibi olacak efendimiz; inanılmayacak şeyler yapabileceğini söyleyip duruyor. KRAL — Hah. Tuhaf yahu. Bu beyazların hepsi de büyücü mü oluyor nedir? Getirin bakalım; onu da göreyim bir. (Birinci Negro çıkar. Biraz sonra yaşlıca bir beyaz adamla birlikte döner. Beyaz adamın elinden bir çanta bulunmaktadır.)
    V. BöLÜM
    KRAL — Nereden geliyorsun sen, beyaz adam?
    İKİNCİ BEYAZ — Çok uzaklardan, ulu Kral.
    KRAL — Çok uzaklardan ha? Ey, niçin geldin buralara kadar? Siyah çocuğu çalmaya mı?
    İKİNCİ BEYAZ — Hayır hayır; ben çocuk hırsızı değilim.
    KRAL — Çocuk hırsızı değilim diyorsun, peki, nerden belli?
    İKİNCİ BEYAZ — Ne işle uğraştığımı öğrenecek olursanız benim, çocuk hırsızı olamayacağımı anlamış olursunuz.
    KRAL — Pek güzel. Ne işle uğraşıyorsun, söyle bakalım.
    İKİNCİ BEYAZ — Hekimim ben.
    KRAL — Hekim misin?
    İKİNCİ BEYAZ —- Evet; hekimim.
    KRAL — Hekim de ne demek oluyor?
    İKİNCİ BEYAZ — Hastaları iyi eden adam demektir.
    KRAL — Sus, küfretme. Hastaları iyi etmek yalnız ulu tanrıların işidir.
    İKİNCİ BEYAZ — İyi ya işte kralım; ben de ulu tanrıların buyruklarını yerine getiriyorum. KRAL — Nasıl, nasıl?
    İKİNCİ BEYAZ — Tanrıların yarattıkları ilâçlar vardır. Ben bunları bulur bulur, hastalara yediririm, içiririm, ya da bir yanına sürerim. Böylelikle hastalar ölmekten kurtulur, iyileşirler.
    KRAL (İnanır gibi, şaşkın) — Ya. Bak hele. Büyücüsün demek, sen?
    İKİNCİ BEYAZ — Eh, evet, biz hekimler büyücülerin soyundan gelme kimseleriz. Ancak şu var; bizim yaptığımız büyüler büyücülerinkine pek benzemez.
    KRAL — Ne gibi?
    İKİNCİ BEYAZ — Bizim büyülerimiz insanları ölmekten kurtarır.
    KRAL — Doğru mu söylüyorsun, sen?
    İKİNCİ BEYAZ — Doğru söylüyorum, ulu kral. Size yalan söylemek elimden gelmez ki.
    KRAL (Pek üzgün, acı çektiği yüzünden belli. İnler gibi) — Peki öyleyse beyaz adam, şimdi buraya bir hasta kadın getirecekler. Bu kadın krallığımızın en güzel kadınıdır, benim karımdır. (Biraz duna; içini çeker.) Beyaz adam.
    İKİNCİ BEYAZ — Buyrun efendimiz.
    KRAL — Siz beyazlar sevmek nedir bilir misiniz? Biz siyahlar bunu iyi biliriz. Ben kanını seviyorum. Aslan yavrusunu, kuş dişisini, çocuk anasını sever gibi seviyorum. Ah, işte bu sevgili karıcığımı kötü cinler çarptı. Günden güne eriyor. Onun kurtulması için bütün aşiretlerin büyücüleri büyü yaptılar. Tanrılara kurbanlar adandı. Boş. ölüyor sevgili karıcığım, ölüyor. (Gözlerini kapar, karısını düşünerek) Ah dişi kaplan, seni o kadar çok seviyorum ki. (Ağlamaya başlar.)
    İKİNCİ BEYAZ — Üzülmeyin siz efendimiz, üzülmeyin. Sevgili karınızı görebilir miyim ben?
    KRAL — Görebilirsin. Gör, sen de gör bakalım. Getirin dişi kaplanı. Getirin, bu beyaz adam da görsün bir kere. (Birinci Negro dışarı çıkar. Biraz sonra kamıştan bir sedye üzerine yatırılmış olan hasta kadın getirilir.)

    VI. BöLÜM

    KRAL — Beyaz adam, işte sevgilim. Bak ne hale geldi. Gözleri kamaştıran güzelliği nerede hani? O ülkemizin en güzel kadınıydı. Ya şimdi? (Acı) Dişi kaplan, haydi sesini çıkar. Gövdesine yağı oku işlemeyen, canavarları gözünden vuran çevik karıma bakın, ölü gibi. Ey beyaz, eğer tanrıların izniyle sevgilimi ölmekten kurtaracak olursan sana her iyiliği yapacağım. Krallığın en güzel fi) dişlerini, kaplan postlarını senin önüne dökeceğim. Siz ne diyorsunuz? Dediğimi yapar mıyım ben.
    NEGROLAR — Buyruk ulu kralımızındır. KRAL — Yokla haydi, durma.
    (İkinci Beyaz hastayı yoklar.)
    İKİNCİ BEYAZ — Kalp zayıf çalışıyor. Kalbi kuvvetlendir-meli. (Hemen bir şırınga yapar.) Korkmayın efendimiz, hastanız ölmeyecek, yaşayacak. Bir ay kadar yatacak, her gün biraz daha iyileşecek, sonra ayağa kalkacak,
    KRAL — Neler söylüyorsun sen beyaz,adam? Kulaklarıma inanamıyorum ben.
    İKİNCİ BEYAZ — Evet öyle Kral. Hastanız iyi olacak, hiç korkmayın. Başında bekleyeceğim. Tanrılar yoldamına göre ilâçlar vereceğim ona. (Ortalıkta önce bir sessizlik olur.) NEGROLAR — Kraliçe. Kraliçe sesleniyor.
    KRAL (Coşkun) — Ah Tanrılarım. Dişi kaplanın sesi bu. (Karısının yanma koşar.) Dişi kaplan, iyi misin?
    HASTA — Evet, iyi olmak...
    KRAL — Evet, evet; iyi olmak? Ey?
    HASTA — İstiyorum.
    KRAL — Ah. Sevgilim, seni bu beyaz adam kurtardı.
    HASTA—-Kral. KRAL — Söyle sevgilim.
    HASTA — Beni seviyor musun?
    KRAL — Çok, hem de pek çok seviyorum.
    İKİNCİ BEYAZ — Kral. Hastanızla çok konuşmayınız. Yorulur sonra. İzin verin de onu yerine götürelim. Ben de başında bekleyeyim.
    KRAL — Olsun. Haklısın beyaz adam. (Sedyecilere) Hastayı sarsmadan yerine götürün. Bu beyaz adam ona bakacaktır. O ne derse o olacak; anlaşıldı mı? (Negrolara döner.) Ey aşi-retliler. Şimdi benim sevincim pek büyüktür. Tanrılara tapınalım. (Negro müziği: Dans edip tapınmaya başlarlar. Biraz sonra
    susarlar.)

    VII. BöLÜM

    KRAL — Üçüncü Beyazı da görmek isterim.
    BİRİNCİ NEGRO — Buyruk ulu efendimizindir; getirelim.
    (Birinci Negro çıkar. Biraz sonra ak saçlı, uzun beyaz sakallı bir ihtiyar getirirler. İhtiyarın elinde bir kitap vardır.)

    VIII. BöLÜM

    KRAL — Beyaz adam. Ya sen kimsin?
    ÜÇÜNCÜ BEYAZ — Ben mi?
    KRAL — Sen ya. Tüfekçi misin, yoksa hekim misin?
    ÜÇÜNCÜ BEYAZ — Ben ne oyum, ne de bu.
    KRAL — Ya nesin?
    ÜÇÜNCÜ BEYAZ — Feylesof.
    KRAL —Feylesof mu?
    ÜÇÜNCÜ BEYAZ— Evet. Feylesof.
    KRAL — Feylosof da ne demek?
    ÜÇÜNCÜ BEYAZ — Hakikati arayan adam demek.
    KRAL — Hı? Senin bu sözünden hiç bir şeycikler anlayamadım ben.
    ÜÇÜNCÜ BEYAZ — Olabilir. Siz anlamamış olabilirsiniz.
    KRAL (Negmlara dönerek) — Ya siz, anladınız mı bir şeycikler?
    NERGOLAR — Anlamadık, anlamadık (Gürültüler.)
    KRAL — Görüyorsun ya, kimse bir şey anlamıyor. Anlat bize bakalım, nasıl şeydir bu hakikat?
    ÜÇÜNCÜ BEYAZ — Peki, olur. (Durur, düşünür.)
    KRAL — Haydi, anlatsana, ne duruyorsun?
    ÜÇÜNCÜ BEYAZ (öksürür) — Efendim, hakikat, (Susar, yine söyler.) Evet hakikat varlık, oluş; süre; ilk illet, evrim. İşte bunlar hep hakikattir. Mutlak hakikat... (Negrolar arasında uğultular olur.)
    KRAL (Çok şaşkın) — Gene bir şey anlayamadım, bu sözlerden. (Kızgın) Ne söylüyorsun be adam sen? (Negmlara) hey bana bakın. İçinizde bu öküzün dilinden anlayan var mı? NEGROLAR — Yok, yok. (Gürültüler.)
    KRAL — Deli misin yoksa sen, be herif?
    ÜÇÜNCÜ BEYAZ — Deli değilim ben. Aklım başımda hamdolsun.
    KRAL — Eğer aklın başında olsa böyle konuşur musun? Aklım başımda diyorsun; peki öyleyse; büyülü sopa yapmasını bilir misin?
    ÜÇÜNCÜ BEYAZ — Nasıl şey o?
    KRAL — Büyülü sopa işte. Parmakla çekince patlayıveriyor. Ateş çıkarıyor. İçindeki sert yuvarlak gidip aslanları, kaplanları yere seriyor.
    ÜÇÜNCÜ BEYAZ (Gülümser) — Hah, ha. Tüfek olacak tüfek.
    KRAL — Evet, o işte. Siz beyazların tüfek dediği şey.
    ÜÇÜNCÜ BEYAZ — Ben ne tüfek yapmasını ne de atmasını bilirim.
    KRAL — Bilmiyorsun ha?
    ÜÇÜNCÜ BEYAZ — Bilmem ben, ömrümde bir defa olsun canlı bir şey öldürmedim.
    KRAL — Tüh sana. Sen ne biçim adamsın böyle? Adam olur da bir şey öldürmez olur mu? ÜÇÜNCÜ BEYAZ — Ben böyleyimdir işte.
    KRAL — Peki, hastaları büyü ile iyi etmesini de bilmez misin?
    ÜÇÜNCÜ BEYAZ — Yanlışınız var kral. Hastalar büyü ile iyi olmazlar. İlâçla iyi olurlar. Hekimlik işidir bu. Bana gelince ben, ne hekimim, ne de büyücü.
    KRAL — öbür arkadaşın biliyor ama, bunları?
    ÜÇÜNCÜ BEYAZ — Evet, o hekim; ben değilim.
    KRAL — Peki, senin elinden ne gelir? Onu söyle.
    ÜÇÜNCÜ BEYAZ — Söyledim ya.
    KRAL — Ne söyledin, bir daha söyle bakayım; senin elinden ne gelir?
    ÜÇÜNCÜ BEYAZ — Felsefe yapmak. Ben feylesofum.
    KRAL -— Feylesof ne demek?
    ÜÇÜNCÜ BEYAZ — Felsefe yapan demek?
    KRAL — Felsefe yapan ne demek be?
    ÜÇÜNCÜ BEYAZ — Düşünen adam demek.
    KRAL — Düşünen adam. Serseme bak; düşünmeyen adam
    olur mu be?
    ÜÇÜNCÜ BEYAZ — Olmaz, olmaz ama, düşünmeden düşünmeye de fark var.
    KRAL — Nasıl?
    ÜÇÜNCÜ BEYAZ — öyle ya a canım. Adam var gelişigüzel düşünür. Bir de.adam var, sistemli düşünür. Ona feylesof derler.
    KRAL — Ya sen, hangisindensin?
    ÜÇÜNCÜ BEYAZ — Sistemli düşünenlerden.
    KRAL — Deli edecek bu herif beni. Düşünen adam senin gibi sersem olur mu? Böyle saçmalayıp durur mu?
    ÜÇÜNCÜ BEYAZ — Saçmalamıyorum, hakikati arıyorum.
    KRAL — Kayıp mı ettin onu?
    ÜÇÜNCÜ BEYAZ — Bulamadım ki kayıp edeyim.
    KRAL — Ey, yine de arıyorsun?
    ÜÇÜNCÜ BEYAZ — Bir gün bulurum diye.
    KRAL — Nedir bu hakikat, açıkça söylesene.
    ÜÇÜNCÜ BEYAZ — Dedim ya işte; varlık, önsüz, ardsız varlık, madde, can; ruh; cevher; araz... (Gürültüler çoğalır. Negrolann kızgınlığı son dereceye va-nr.)
    İKİNCİ NEGRO — Bu beyaz bize uğursuzluk getirecek, tanrılarımızı kızdıracak.
    NEGROLAR — Yakalım onu. Yakalım.
    KRAL — Susun. Kızdırmayın beni. Deminki beyazlardan çok iyilik gördük. Belki bundan da bir iyilik görürüz. Olmazsa.
    (Homurdanmalar olur.)
    KRAL — Beyaz adam. Seni yaktıracağım, bilmiş ol.
    ÜÇÜNCÜ BEYAZ — Olabilir. Zaruretleri çekişecek değilim ya.
    KRAL — Beni dinle koca sersem. Eğer ulu krallığımızın öcünden kurtulmak istiyorsan, bir işe yaramalısm. O zaman senin canını bağışlarım, anladın mı? Haydi düşün taşın bakalım. Ne işe yararsın sen?
    ÜÇÜNCÜ BEYAZ (Düşünür) — Bilmem ki, ne işinize yararım sizin?
    KRAL — Tüfek atamazsın sen.
    ÜÇÜNCÜ BEYAZ — Yok.
    KRAL — Hastalara büyü de yapamazsın, değil mi?
    ÜÇÜNCÜ BEYAZ — Yok.
    KRAL — Dövüşebilir misin?
    ÜÇÜNCÜ BEYAZ — Yok.
    KRAL — Canavar da öldüremezsin, değil mi?
    ÜÇÜNCÜ BEYAZ — Elimden gelmez dedim a.
    ÜÇÜNCÜ NEGRO — Hiç işe yaramayan adam, hiç. Yakılmaya yarar, o kadar.
    ÜÇÜNCÜ BEYAZ (İçten) — Ben mutlak hakikati aramaktan başka hiç bir şeye yaramam. (Gürültüler olur.)
    KRAL (Çok kızgın) — öyle mi?
    ÜÇÜNCÜ BEYAZ — Evet, öyle.
    KRAL (Haykırır) — öyle ha? öyleyse yakın şu uğursuzu, yakın:
    (Gözcüler üçüncü beyazı yakalayıp götürmek isterlerken çığlıklar kopar.)
    DöRDÜNCÜ NEGRO — Durun, durun. (Krala) Ulu efendimiz, onu yakmayın da bana verin, bana: KRAL (Merakla) — Ne yapacaksın ihtiyar, bu uğursuz beyazı sen?
    DöRDÜNCÜ NEGRO — Ulu efendimiz. Benim bir bostan dolabım var. Beygiri yaşlı idi. Dün akşam oluverdi.
    KRAL — Ey, sonra?
    DöRDÜNCÜ NEGRO — İşte efendimiz bu beyaz adamı ölen beygirimin yerine, dolaba koşmak istiyorum da. (Negrolar gülüşmeye başlarlar.)
    KRAL — Peki ama, her gün yem ister bu uğursuz herif?
    DöRDÜNCÜ NEGRO — İstesin, veririm ben de.
    KRAL — öyle ise ihtiyar, bağışladım bu herifi sana. Al götür, tepe tepe kullan.
    DöRDÜNCÜ NEGRO — Tanrıların sevgisi senin üzerine olsun, ulu efendimiz. (Negrolar bağrışırlar.)
    DöRDÜNCÜ NEGRO (Üçüncü beyaza) — Eh, canını kurtardın (Sakalından yakalar) Gel şimdi benimle de, dolaba koşuvereyim seni. Yem bol, merak etme.
    BESİNCE NEGRO — Haydi yürü, dolap beygiri. Deh.
    NEGROLAR — Deh, deh, deh...
    DöRDÜNCÜ NEGRO — Yürü dolap beygiri, yürü. (Negrolar kahkahalar atarlar.)
    (Perde kapanır.)
    İsmail BALTAC1OĞLU

    eski palto (tiyatro metni)

    1/4/2008 | Kategori:tiyatro

    eski palto
    ŞAHISLAR
    FİKRET (Edebiyat Fakültesi talebesi) -ŞEVKET (Güzel Sanatlar talebesi, ressam.) - KASIM (Seyyar eskici, orta yaslı.) - FERİDE (Dikişçi kız.)

    SAHNE
    Bir apartmanın çatı katında küçük bir oda. Dipte koridora açılan kapı. Karşıda sol tarafta bir pencere. Sağda, geride, bitişik odaya giden diğer bir kapı. Yine sağ tarafta ve öne doğru bir resim sehpası. Ortada bir masa. Üç tane adî hasır sandalye. Solda âdi bir elbise dolabı. Bir köşede katlanmış duran bir paravana.

    I. MECLİS

    Fikret — ŞEVKET (Dışardan Feride ve Kasım'm sesleri) (Fikret masanın başına oturmuş, önünde kitaplar, ders çalışıyor. Şevket, resim sehpasının önünde yan yatırılmış bir iskemlenin üstüne oturmuş, paletine boya koymakla meşgul.
    Fikret'in sıkıldığı halinden bellidir. Vakit vakit başım kaşır, gözlerini tavana diker veya pencereye dalar. Ara sıra derin derin içini çeker. Şevket ona birkaç kere hayret ve telâşla bakar, başını sallar):

    FİKRET (Şevket'e) — Sen ne dersen de Şevket ama, işte bugün pazar vesselam!.. ŞEVKET — EeeL Pazarsa ne olacak?
    FİKRET — Ne mi olacak? Amma da yaptın ha! Havada bir ilamla bulut, bir nefes rüzgâr olmadığına bakılırsa dışarısı muhakkak cennet gibi!..
    ŞEVKET —Eee... Sonra?
    FİKRET — Sonra mı? Bu genç yaşımda elbette masmavi semayı seyretmekten zevk duyarım!..
    ŞEVKET — Söyle Fikret söyle!.. Bakalım hangi bahse girmek istiyorsun?
    FİKRET — Girmek değil çıkmak istiyorum, çıkmak!.. Bu odadan fırlayıp çıkmak!.. Kırlara, tepelere doğru uzanmak.. Papatyaları, gelincikleri, çimenleri seyretmek, kuşlan dinlemek için gezmeye, şöyle güzel bir gazinosu yahut da iyi bir lokantası olan bir yere gitmek istiyorum...
    ŞEVKET — Şöyle güzel bir gazinosu?..
    FİKRET — Yahut da iyi bir restoranı...
    ŞEVKET— Sen çıldırmışsın ayol!.. Paramızın olmadığından haberin yok galiba?
    FİKRET — Yahu, ben sana paramız var demiyorum ki. Yalnız içimdeki arzudan bahsediyorum...
    ŞEVKET — Olur şey değil! Hem paran yok, hem de arzun keyif çatmak ha? Beyim otomobile atlayıp dağlara, kırlara lokantalara, gazinolara gidecek, baksana!..
    FİKRET (Yerinden kalkar) — Canım öyle bir şey dediğim yok.
    ŞEVKET — Ya ne diyorsun?
    FİKRET — Şunu diyorum... Dinle, azizim Şevket!.. Dah;ı doğrusu şunu demek istiyorum ki.. Sen yerinden kalk, başı na şapkam geçir, doğru bir sarrafın yahut da rehin üzerine borç para veren bir idarehanenin yolunu tut, altın saatini bırak, hiç olmazsa onbeş yirmi lira al!.. Buraya gel, ondan sonra gidip çiçekleri seyrederek, kuşları dinleyerek, iyi bir yerde kendimize güzel bir öğle ziyafeti çekelim!..
    ŞEVKET (Fikret bunları söylerken onu: "Maşallah, çok iyi biliyorsun!" der gibi başını sallayarak, dudaklarını bükerek dinledikten sonra) — Sen avucunu yala! Ben saatimi rehine falan koymam! Bunu aklından çıkar! Bu benim büyük annemin annesinden büyük anneme, büyük annemden de anneme kalan ve annemin de bana yadigâr diye verdiği biricik kıymetli saatimdir! (Yerinden kalkar, paleti elindedir) Hem altın, hem de aynı zamanda çalar saat haaa!..
    FİKRET — Çalar saat oluşu da neye yarar sanki?
    ŞEVKET — Neye mi yarar?
    FİKRET — öyle ya... Neye yarar?..
    ŞEVKET — Allah, Allah! Neye yarayacak? Kenarındaki düğmeye dokundun mu, tın! tın! saatin kaç olduğunu anlarsın!.. Hattâ karanlıkta bile.'..
    FİKRET — Pek mühim şey doğrusu!
    ŞEVKET — Ne zannettin ya?.. Elbette mühim! Farzet ki gece uyandın... Oda kapkaranlık... Saatin kaç olduğunu da anlamak istiyorsun. Düğmesine bas, dinle! Meselâ: Tın! tın! dedi mi? Saat iki! Arkasından bir kere de çın! derse, iki buçuk! Üç kere çın! çın! çın! derse...
    FİKRET (Onun sözünü keserek) — Canım sen şimdi tın tını, çın çını bırak da, benim dediğimi yap!
    ŞEVKET — Hiç kendini üzme birader!..
    FİKRET — Yahu paranın bir kısmiyle de sana bir çakmak alırım vallahi! Gece uyanıp da saati öğrenmek istedin mi?
    çakmağı çakar, yatak odasındaki masa saatine bakar, saatin kaç olduğunu yine pekâlâ anlarsın!..
    ŞEVKET — Sen hiç boşuna kendini üzme!.. Olmaz dedim ya, bitti! Ben saatimi kimseye veremem!..
    IİKRET — Yahu, sana saatini birisine ver demiyorum! Rehine ver diyorum, rehine!
    ŞEVKET — Ben rehin mehin anlamam!..
    FİKRET — Sanki cebinde bir şeye yarıyor!..
    FİKRET — Canım Şevketçiğim, dinle! Saatin en fazla kimlere lüzumu var? Bir kere düşünelim! Meselâ bin bir yerde işi olan tüccarlara.. Birçok hastaları olan doktora.. Ne bileyim? Meselâ... Sevgilisinin randevusuna gidecek âşıklara! Değil mi ha? Yoksa seninle benim gibi böyle bir tavan arası odasında, geçe gündüz pinekleyenlerin saate ne ihtiyacı olur ki? öyle ya, ben burnumu kitapların arasına sokup kafa patlatmakla, sen de muşambalarının üstüne abuk sabuk boyalar vurmakla vakit geçirdikten sonra saatin kaç olduğunu da bilmişiz, ha bilmemişiz!
    ŞEVKET — Ben onu bunu anlamam! Hem sen benim saatime öyle abuk sabuk falan deme! Bir sene sonra ressam diploması alacağım ressam! Anladın mı?
    FİKRET — Ben de, Allah kısmet ederse, edebiyat diploması. O bahisleri sen bırak şimdi! Hem senin o saati cebinde taşıman neye benziyor biliyor musun?
    ŞEVKET — Neye?
    FİKRET — Okmeydanı'nda buhur yakmaya! O kadar gülünç!
    ŞEVKET — Sen istediğin kadar alay et! Zaten işin gücün benim canımı sıkmak!
    FİKRET — Ne münasebet? Sana öyle geliyor!
    ŞEVKET -— Zengin değilsek de şu arada iyi kötü geçinip gidiyoruz işte! Vakıa senin ailen de, benim ailem de bizlere ancak tahsil masraflarımıza ve en lüzumlu ihtiyaçlarımıza yetecek kadar para yollayabiliyorlar ama, çok şükür pekâlâ idare ediyo ruz. Kimseye borcumuz yok. Sen Edebiyat Fakültesine devam edebiliyorsun, ben de Güzel Sanatlar Akademisine gidebiliyo rum... Sen öğleden sonra hususi dersler veriyorsun, ben de anı sıra, yaptığım tabloları satıyorum... Allaha şükür, bu suretle dr elimize aydan aya, az da olsa, açıktan bir şeyler geçiyor...
    FİKRET —öyle ama...
    ŞEVKET — öylesi böylesi yok! Talihimiz varmış ki, bu odayı da iyi bir aile yanında ucuz olarak bulduk! Allah için ev sahibimiz Nuriye Teyze bize âdeta annelik ediyor!..
    FİKRET — Orası öyle vakıa... Kızı da âdeta bizimle kardeş gibi.
    ŞEVKET — Feride, değil mi? Doğrusu... Sanki bizim kizkardeşimiz imiş gibi... İşte o da çalışıyor; hem annesine hem de kendisine yardım için... Dikişçilik ediyor...
    FİKRET — Dikişçi değil, hattâ mükemmel terzi!
    ŞEVKET — öyle! Bize az gömlek mi dikti?
    FİKRET — Daha geçen gün benim ceketimin astarını tamir etti!
    ŞEVKET — Gördün mü ya?.. Bu kadar candan insanlar nerede bulunur? Feride'ye, yaptığı bütün bu şeyler için, para teklif etmek şöyle dursun, geçenlerde, biliyorsun ya, hani doğum yıl dönümünde küçücük bir hediyeyi bile güç halle kabul ettirdik!
    FİKRET —- Doğru! Vallahi pırlanta gibi bir kız! (Aklına birden bir şey gelmiş gibi) İyi ya işte! Tam fırsatı! Sen saatini rehine koyup para al, bugün gezmeye giderken onu da davet ederiz. Bize yaptığı iyiliklere karşı da böylece gayet nazik bir surette mukabele etmiş oluruz!..
    ŞEVKET —- Sen yine saçmalamaya, beni üzmeye başlıyorsun!.. Ben saatimi rehine falan vermem, vermem, vermem!.. Anladın mı? Vermem. Bitti!.. (Paletim yerine koyar) Bugün senin ne acayipliğin var böyle!..
    FİKRET-—Dedim ya, Pazar da ondan!
    ŞEVKET — Pazarın sanki başka günlerden farkı mı var?
    FİKRET— Elbette! Pazar! Hem de bahar mevsiminde bir Pazar! Bak, hava enfes! İnsan biraz gülüp eğlenmek, hava almak istiyor! Bahar! Tabiatın sultanı!.. Bak, şÃ¢ir bile ne demiş; (İnşad ile okur)
    "Etti teşrif çemen mülkünü sultân-ı bahar!"
    ŞEVKET — Maşallah! Sen daha Fakülteyi bitirmeden şÃ¢ir olmuşsun yahu! Tebrik ederim, tebrik ederim!
    FİKRET — Ben sana kendi şiirimi okumuyorum ayol! Bu mısra, meşhur Bâkî'nindir! Sen de böyle şeylerden hiç anlamazsın zaten! Hem insanın şairliği fakülte ile falan olmaz! Tabiatında olmalı tabiatında!..
    ŞEVKET — Sen biraz şu saçma sapan laflarını kısa kessen, sana daha ciddi bir şeyden bahsadeceğirn.. Ama sen ciddi söz dinleyeceklerden değilsin ki!
    FİKRET — Neymiş o ciddi söz? Söyle bakalım! Dinliyorum!
    ŞEVKET — Ne dinliyorsun? Sözlerime hiç aldırdığın bile yok!
    FİKRET — İşte görüyorsun ki dinliyorum!
    ŞEVKET — Ne gezer?
    FİKRET — Allah, Allah! Seni dinliyorum diye yemin mi edeyim sana? Yoksa fevkalâdeden bir tavır mı takınayım? Seni dinlemek için şu üç iskemlemizden hangisine oturayım, söyle? (Bir iskemleyi göstererek) Buna mı? (Oturur) Buyurun! Nasıl iyi mi şimdi? Madem ki ciddi bir şey söyleyeceksin, başla da görelim!
    ŞEVKET — Dinle bak! Meselâ saati değil de, başka bir şey satsak diyorum. Daha akıllı uslu bir hareket.. (Bir köşede katlı olarak duran paravanayı alır.) Meselâ, ben şu paravananın üstüne özene bezene bir resim yaptım da, bir kere merak edip de nedir diye sormadın.. Bakmadın bile!..
    FİKRET — Neymiş o resim?
    ŞEVKET —* Ne olacak? Leylâ ile Mecnun!!..
    FİKRET — Allah, Allah! Leylâ ile Mecnun ha? koca Fuzûlî'nin ruhu şÃ¢d olsun! (İnşad eder):
    Can verme gam-ı aşka ki aşk âfet-i candır! Aşk âfet-i cân olduğu mâlûm-ı cihandır!.. ŞEVKET — Leylâ ile Mecnun, ne zannettin ya? Böyle şeylerden yalnız sen anlarsın sanki! Üstünde tam altı hafta çalıştım! Eserim geçen gün tamam oldu. Yani, artık satabilirim!.. FİKRET — Bak, alıcısını bulursan!..
    ŞEVKET — öyle deme! Hani şu bizim köşe başında, resim çerçeveleri, tablolar, antika eşya falan satan bir dükkân var ya... İşte oraya götüreceğim. Sahibi çok zevk sahibi, sanat eserlerinden adamakıllı anlar bir zat!..
    FİKRET — Eğer hakikaten sanat eserlerinden anlayan bir zat ise, korkarım, eserini ona hemen hemen bedava bırakman lâzım gelecek!
    ŞEVKET — Merak etme! O tam kıymetini verir!
    FİKRET — Ben de onu demek istiyorum ya!
    ŞEVKET — Yani, on para etmez mi demek istiyorsun?
    FİKRET — Yok, öyle bir şey demedim. Bana kalırsa, resminin mevzuunu pek iyi seçmemişsin!
    ŞEVKET — Vakıa mevzu, bir paravana için biraz fazla ciddi...
    FİKRET — öyle ya. Ne bileyim, başka bir şeyler yapabilirdin...
    ŞEVKET — Meselâ?
    FİKRET — Meselâ Karagözün Hacivattan dayak yemesini gösteren bir resim!.. Yahut da. Nasrettin Hoca eşeğine ters binmiş kuyruğunu da dizgin gibi eline almış! (paravananın
    kanatlarını aralayarak içine bakar) O!., mamafi sen Leylâ ve Mecnun mevzuunda epey yenilikler göstermemiş değilsin hani!..
    ŞEVKET (Memnun) Yani tablomda orijinallik var değil mi?
    IİKRET — Evet... Meselâ... Dur bakayım! (Tetkik eder) Meselâ, Leylâ'nın bir bacağı yok! Mecnun'un tam... (Sayarak) bir, iki, üç... Tam üç tane gözü var!..
    ŞEVKET (Hiddetle Fikret'in yanına gelir) — Amma yaptın ha!.. Mecnun'un üç gözü olur mu imiş? Onun bir tanesi burun ayol! Asıl sen iki gözünü aç da bak! Leylâ da bağdaş kurup oturmuş, onun için bir bacağı gözükmüyor! Ben de adam diye sana bir sanat eseri gösteriyordum! (Hiddetle paravanayı kapatır.) Ben paravanamı götürüyorum! (Paravanayı omuzlar.) Göreceksin ki, fırçamın sayesinde ne kadar para elde edeceğiz!.
    FİKRET (Alaylı) — Fırçan sayesinde mi? Ayol sen fırçaların topunu satılığa çıkarsan on para bile veren olmaz!..
    ŞEVKET — Sen öyle bil! (Şevket, paravana ile koridora açılan kapıya doğru gider. Tam kapıyı açarken dışardan Feride'nin sesi duyulur. Bir şarkı söylemekte yahut "Tralla la la" diye bir şarkının ahengini tekrarlamaktadır. Şevket irki-. lir, aralamış olduğu kapıyı hemen kapatarak geri çekilir.) Bayan Feride sokaktan geliyor galiba!..
    FİKRET — EeeL Ne olacak?
    ŞEVKET — Ne olacak olur mu? Elbet beni sırtımda bir paravana ile görmesini istemem! FİKRET — Onuruna dokunur demek?..
    ŞEVKET — Ne zannettin ya? Kadınların yanında tuhaf vaziyetlere düşmek istemem!.. FİKRET — Allah versin!
    KASIM (Dışardan sesi duyulur) — Eskiler alıyorum: Eski ceketler, pantolonlar, eski eşya, hurda bakır alıyorum!..
    ŞEVKET — Bak, bizim eskici Kasım da, koridorun dibindeki odasına dönüyor.. Böyle, daha öğle vakti olmadan eve gelişine bakılırsa, bu sabah ticareti yolunda olmalı!
    FİKRET (Aklına bir şey gelmiş gibi) — Yahu, işte alıcı ayağına kadar gelmiş iken, sen paravananı antikacıya götüreceğine şu Kasım'a satsan a!!..
    ŞEVKET — Haydi gevezelik edip de beni kızdırma gene!..
    FİKRET — Sen bilirsin!
    ŞEVKET — İnsafsız herif, geçenlerde bize oynadığı oyunu hatırladı da, koridordan geçerken kapımızın önünde ondan bağırıyor galiba!.. Biliyorsun ya, hani senin ona iki liraya sattığın yeleğin cebinde bizim beş lira da beraber gitmişti! Sonra istedik de inkâr etti utanmadan!..
    FİKRET — Doğru!
    ŞEVKET — Ama kabahat sende! Ben evde yokken ne satarsın benim yeleği?
    FİKRET — Sana iyilik olsun diye yaptım! Şunu satalım diyen sen değil miydin? Hem senin yeleğin cebine para koymuş olduğunu nereden bileyim? kerametim mi var? Yeleğin cebine para konur mu hiç? Fazla paran varsa bankaya koy!
    ŞEVKET — Ne yapayım? Başka cebimde olursa elime çabuk geçer de harcarım korkusu ile, ihtiyat olsun diye yeleğin cebine koymuştum!
    FİKRET — Ama ne ihtiyatlısın ya!..
    KASIM (Dışardan sesi, biraz daha uzaktan) — Eski ceket, pantolon, eski yelek alıyorum!..
    ŞEVKET — Bak şu mendebura! Bizimle sanki alay eder gibi hâlâ bağırıyor! Yağlı müşterileri buldu, öyle ya!.. (Hiddetle) Ben şimdi sana el âlemi rahatsız etmesini öğretirim, terbiyesiz herif!., (Sırtında paravana ile kapıya doğru yürür. O anda kapı vurulur...)
    FERİDE (Dışardan ses) — Evde misiniz? Bay Fikret, Bay Şevket?
    ŞEVKET (Telâşla) — Eyvah! Bayan Feride geliyor! (Omuzunda paravana ile şaşkın şaşkın olduğu yerde döner.)
    FİKRET — Ne oluyorsun yahu? Çıldırdın mı? (Kapıya doğru giderken) Buyrun Bayan Feride, buyrun! Evdeyiz!..
    ŞEVKET (Şaşkın ve telâşlı) — Dur yahu, açma Allah aşkına, dur biraz... (Fikret kapıyı açar.)

    II. MECLİS Feride - Fikret – Şevket

    FERİDE (Basit ve temiz bir sokak kıyafeti ile girer. Elinde çantası vardır.) — Günaydın, Bay Fikret!
    ŞEVKET (Kendi kendine) —Eyvahlar olsun! Rezil olduk!
    FİKRET — Günaydın, Feride! Buyrun! Sefa geldiniz!
    FERİDE — Günaydın, Bay Şevket! (Onu omuzunda paravana ile görerek) Ne o? Evin içinde paravana ile mi dolaşıyorsunuz?
    ŞEVKET (Şaşkın) — Yok... Hayır, Bayan Feride,.. Evin içinde dolaşmıyorum... Sokağa çıkacaktım da...
    FERİDE (Gülerek) — Sokağa mı? Omuzunda paravana ile öylemi?..
    ŞEVKET (Kendi kendine) — Gel de cevap ver!
    FİKRET — Evet, evet sokağa çıkıyordu! Evde paravana ile dolaşacak değil ya!
    FERİDE — Bastonla, şemsiye ile çıkılır ama, paravana ile çıkıldığını hiç işitmemiştim! Pek rüzgâr falan da yok! Ben şimdi sokaktan geliyorum. Hava biraz serince ama, pek nefis!
    FİKRET — öyle, pek nefis!..
    ŞEVKET (Alçak sesle Fikret'e) — Ah Fikret! Ettiğin haltı görüyorsun ya!.. (Yavaşça çıkar.)

    III. MECLİS
    Fikret — Feride

    (Dışardan Şevket'in sesi)
    FİKRET (Odanın ortasına doğru ilerleyen Feride''ye)—Kusura bakmayın Bayan Feride! Evin içinde lüzumsuz yere kalabalık eden bir paravanamız vardı da... Şevket ile beraber şunu ortadan kaldıralım diye düşünmüştük.
    FERİDE — Muhakkak bir ahbabınıza hediye edeceksinizdir!
    FİKRET — Yok! Daha iyi bir şey! Satıp da parasını fakirlerimize dağıtacağız!
    FERİDE — Yaaa! Demek yardım ettiğiniz fakirler de var?
    FİKRET — Evet, ikimizin de birer fukarası var!
    FERİDE (Alayla) — Sizinki, şimdi kapıdan çıkan olacak galiba!
    FİKRET — Ben de öyle sanıyorum!.. Demin ne güzel bir şarkı söylüyordunuz Bayan Feride! FERİDE — Pek mi hoşunuza gitti?
    FİKRET — Tabii! Şarkınıza burada da devam etmez misiniz?
    FERİDE — Maalesef hayır... Neşem kaçtı...
    FİKRET — Neden?..
    FERİDE — Şey... Şu sizin paravananın gidişini düşünüyorum da...
    FİKRET — Ha!.. Paravananın gidişi dediniz de aklıma geldi! Bugün bizimle gezmeye gelmez misiniz? Ben annenizden izin alırım! Şöyle kırlara doğru gidip, bir yerde Şevket’le beraber bir öğle yemeği yemek istiyoruz... Yahut da, fazla gecikirsek, akşam üstü çay içmeye...
    FERİDE — Beni gezmeye davet ediyorsunuz demek! Hem de yemeğe, yahut çaya? FİKRET — Elbette!
    FERİDE (Gülerek) — Davet ha? Ne ile bu davet?
    FİKRET (Hürmetle eğilerek) — Gayet ciddiyetle ve nezaketle!
    FERİDE — Mükemmel! Yemeğe veya çaya gitmek için kâfi
    şeyler doğrusu!
    FİKRET — Ya paravanayı hiçe mi sayıyorsunuz Bayan Feride? Şevket üstünde tam altı hafta çalıştı! Ağırlığınca altına satar vallahi!..
    FERİDE — İnşallah! Ben de bunu arzu ederim!..
    FİKRET — Hem de paravananın üstüne yaptığı resmin mevzuu: Leylâ ile Mecnun! Şaheser! Şaheser!
    FERİDE — Leylâ ile Mecnun... Meşhur aşk destanı değil mi?
    FİKRET — Evet, aşk ve ayrılık destanı!
    FERİDE — Hani geçen gün okuyordunuz. Aklımda bir mısraı kalmış:
    "Mecnunum Leylâmı gördüm"
    FİKRET (Devam eder):
    "Bir kerece baktı geçti
    Ne sordum, ne de söyledi,
    Kaslarını yıktı geçti."
    Koca halk şairi Âşık Veysel ne de güzel söylemiş! Leylâ ile Mecnun! Ne büyük aşk değil mi?
    FERİDE (Teessürle) — Aşk... Bizim gibi hayatını günü gününe çalışmakla temin edenlerin düşünmeye vakit bulamayacağı bir şey. Meselâ ben, biliyorsunuz ki, büyük bir dikiş evinde gündelikle çalışıyorum. Eğer zihnimde böyle şeyler olsa, ya iğneyi elime batırırım, yahut da dikişi ters dikerim! Bana kalırsa, aşk bir parça lüks bir şey... Acayip modalar gibi lüks...
    FİKRET —- Evet, mesleğinizin tabiriyle, ona isterseniz moda diyelim ama, modası geçmeyen bir moda!.. (Feride dalgındır) Ne o? Dalgın, hattâ mahzunsunuz Bayan Feride! Bu hüzün size galiba bizim odamızın hüznünden sirayet etti! İşte, size yine Leylâ ve Mecnun'dan iki mısra okuyayım: "Eksik olmaz gamımız bunca ki, bizden gam alıp Her gelen gamlı gider, şÃ¢d gelip yânımıza!.."
    öyle değil mi? Biraz evvel siz de neşe içinde şarkı söylüyordunuz, şimdi âdeta kederli bir haliniz var!.. Yok, öyle durmayın biraz gülün canım! Durun! öyle ise size gülünç bir şey anlatayım... Şu bizim komşu eskici Kasım yok mu? Geçen gün bize öyle bir oyun etti ki! FERİDE — Eskici Kasım mı? Nasıl oyun?..
    FİKRET — Nasıl olacak? Şevket'in eski bir yün yeleği vardı. Şunu satsam diyordu. Geçenlerde Şevket evde yokken, ona sürpriz olsun diye yeleği Kasım'a satıverdim.. Benden iki liraya aldı.. Ama aksiliğe bak! Yeleğin cebinde Şevket beş lira bırakmamış mı?
    FERİDE — A! İstemediniz mi geriye?
    FİKRET — İstemez oJur muyuz? İstedik ama inkâr etti!
    FERİDE — Hay insafsız hay!. .
    FİKRET — İnsafsız da söz mü? (Dışarda bir gürültü olur.)
    FERİDE — O ne? Birisi düştü galiba!
    FİKRET — İnşallah Kasım merdivenden sokak kapısına kadar yuvarlanmıştır!..
    ŞEVKET (Dışardan sesi duyulur) — Hay Allah müstahakını versin!!..
    FERİDE — Aaa! Bay Şevket'miş!
    FİKRET — Paravanayı iyi bir fiyata satmış inşallah! (Kapıya koşar ve açar. Şevket elinde, kırılmış paravana ile topallaya topallaya girer.)

    IV. MECLİS

    Feride— Şevket -— Fikret (Dışardan Kasım'm sesi)
    ŞEVKET — Tam üst basamakta aksi gibi ayağım kaydı! Merdivenin alt başına kadar yuvarlanmamak için kendimi zor tuttum! Ama, paravandan da hayır kalmadı! Yırtıldı! Zavallı Leylâ ve Mecnun eserim mahvoldu!.. Üstelik pantolonumun da dizi yırtıldı galiba!.. FERİDE — Bir yerinize bir şey olmadı ya inşallah!
    ŞEVKET — Hayır olmadı. Teşekkür ederim!.. Yalnız ne oldu ise buna oldu! (Paravanayı gösterir.) Yazık!..
    FİKRET — Eee!.. Senin meşhur dükkân paravanayı almadı mı?
    ŞEVKET — Canım bırak şu budalalığı!.
    FERİDE (Şevket'e bir iskemle göstererek) — Ayağınızı şuraya koyun da, pantolonunuzun dizini tamir edivereyim! Çantamda daima iğne iplik bulunur! (Çantasından iğne iplik çıkarır.)
    ŞEVKET (Paravanayı bir köşeye dayar) — Teşekkür ederim! Ne kadar iyi bir kızsınız Bayan Feride! (Paravanayı işaretle) Ah şunun da bir tamiri mümkün olsa idi! Yazık, yazık! FİKRET — Sağlık olsun canım!
    FERİDE — öyle ya!
    ŞEVKET — Ah! Sanatkâr ıztırabı ne büyük oluyor!
    FERİDE — Hiç bir şey değilmiş, küçücük bir yırtık! (Dikmeye başlar) Şimdi olur biter!
    FİKRET — İsabet! Fazla vakit kaybetmeyeceğiz demek!
    ŞEVKET — Ne o? Acele işin mi var?
    FİKRET — Bayan Feride'yi bizimle beraber yemeğe davet ettim! Artık ne demek istediğimi anlarsın!
    ŞEVKET (Asabi) — Hiç bir şey anladığım yok!
    FİKRET — Canım hani... (Eliyle Şevket'e saat işareti yapar, saati rehine verip para almayı hatırlatmak ister.)
    ŞEVKET (Sinirli sinirli kollarını oynatarak) — Olmaz dedik ya yahu! Olmaz! Ay! dizime iğne battı!
    FERİDE — Canım siz de neye kımıldanıyorsunuz öyle?
    ŞEVKET — Neye olacak! Fikret, ille saatini rehine koy da para al diyor! Siz de hak verin Bayan Feride! Bu saat, büyük annemin annesinden büyük anneme, büyük annemden de anneme kalan ye annemin de bana yadigâr diye verdiği saattir. Hiç rehine falan koyar mıyım? Allah saklasın. Hem altın saat, hem de üstelik çaları da var! Bir tanecik saatim! FİKRET — Aman, Allah aşkına, saatin çalarını hikâyeye başlama!
    FERİDE — Paraya o kadar ihtiyacınız var demek?
    ŞEVKET — Maalesef öyle!
    FİKRET — Canım siz Şevket'in sözüne bakmayın! O, pireyi deve yapar zaten! Bu günlerde bir parçacık paraya ihtiyacımız var.. Hepsi bundan ibaret! Yoksa vaziyetimiz hiç de fena değil çok şükür! önümüzdeki ay başından itibaren bir yerde daha ders vermeye başlıyorum! (Şevket'e) Artık sen de yeni birkaç paravana daha yaparsın! Zengin olduk gitti!
    ŞEVKET — Sen alayı bırak!
    FERİDE — İşte bitti!
    ŞEVKET — Çok teşekkür ederim! Eskisinden daha iyi oldu vallahi! Çok teşekkür ederim!
    FERİDE — Bir şey değil! (Tereddütle) Madem ki paraya ihtiyacınız var. Size bir teklifim var ama çekmiyorum. Vakıa ben de zengin değilim. Bununla beraber, gündeliklerimden 'biriktirdiğim birkaç param var.. İsterseniz size memnuniyetle borç verebilirim...
    FİKRET — Teşekkür ederiz! Fakat dostlarımızdan borç para almak hiç âdetimiz değildir! ŞEVKET — Maalesef düşmanımız da yok!
    FERİDE — Ya Kasım?
    ŞEVKET — Ah! Elime geçse boğarım hınzırı! Yeleğin cebindeki beş lirayı nasıl da iç etti! FERİDE — Ya! Bay Fikret demin anlatıyordu.
    ŞEVKET — Ama kabahat Fikret'te! Ben evde yokken sen tut Kasım'a yeleği sat! Hem de kaça? İki liraya! Cebindeki beş lira da beraber!
    FİKRET — Canım, kabahat yalnız bende mi? Kasım'm hiç mi kabahati yok bu işte? İstedik de utanmadan inkâr etti! Beş liranın üstüne yattı!
    FERİDE — Benim aklıma bir şey geliyor! Mükemmel bir fikir! Eğer beni dinlerseniz, hem Kasım'a iyi bir ders veririz, hem de bugün üçümüz de gezmeye gideriz!
    FİKRET — Sahi mi?
    FERİDE — Söz veriyorum! Tesadüfen bir eski paltonuz var mı?
    ŞEVKET — Asıl, tesadüfen yeni bir paltomuz olsaydı daha iyi olurdu!
    FERİDE — Demek var? Mükemmel!
    FİKRET — Var ya! Bizim meşhur siyah palto! Hem gayet şık, gayet kullanışlıdır! Ne çok kalın, ne çok ince! Yakası da kadifedir ha! Bilmiyordunuz demek?
    FERİDE — Yooo!
    FİKRET — Şimdi size onu takdim ederim! Şu elbise dolabında, kafesteki arslan gibi duruyor! İsmini de "Beyefendi" koyduk! Şimdi Beyefendiyi evinden çağırırız! (Elbise dolabının kapısına ihtiramla üç kere vurur.) Beyefendi! Biraz teşrif eder misiniz?
    ŞEVKET — Korkarım, Beyefendi çoktan evinden çıkıp gitmiş galiba!
    FİKRET — Ne münasebet! Pekâlâ evinde! (Dolabı açar, siyah ve eski bir palto çıkararak bir iskemlenin üstüne koyar.) Beyefendiyi takdim ederim!
    FERİDE — Bu paltoyu kim giyiyor?
    ŞEVKET — İcap ettiği zaman, mühim bir yere, bir davete filân gitmek lâzım gelirse Fikret ile beraber, sıra ile giyiyoruz!
    FERİDE — İki kişiye bir palto!
    FİKRET — Bir palto ama, hem siyah, hem de yakası kadifeli!
    FERİDE — Acaba size nasıl geliyor bu palto? Merak ediyorum!
    FİKRET — Şevket'e vakıa biraz büyükçe...
    ŞEVKET — Fikret de, içinde cendereye girmiş gibi oluyor!
    FİKRET — Giyeyim de bakın! (Paltoyu giyer) Nasıl! Yakıştı değil mi?
    FERİDE — Çok dar! Düdük gibi! (Fikret paltoyu çıkarır.)
    ŞEVKET — Bravo Bayan Feride! Ben de aynı şeyi söylüyorum da Fikret bana kızıyor! Şimdi de ben giyeyim... (Paltoyu giymek için evvelâ sol kolunu sokar.)
    FERİDE — A! Evvelâ sol kolunuzu mu sokuyorsunuz? en âdeta kaçıyor!Gördün mü?
    Bana kalırsa ikinize de olmayan şu paltoyu satsanız asıl!
    ŞEVKET — Olmaz! Lâzım o! (Paltoyu çıkarıp bir iskemlenin üstüne koyar.)
    FİKRET — Zaten sekiz liradan fazla veren de olmadı! Sekiz lirayı veren de, yine bizim eskici Kasım.
    ŞEVKET — Hınzır herif!
    FİKRET — Sekiz lira da neye yarar ki?
    FERİDE — Eğer bana bırakırsanız, ben onu yirmi liraya salarım! Hem Kasım'a adamakıllı bir ders vermek için bundan daha iyi bir fırsat olmaz!
    ŞEVKET — Yirmi liraya mı satarsınız? İmkânı yok!
    FERİDE -— Birazdan görürsünüz!
    KASIM (Koridordan geçtiği duyulur) — Eskiler alıyorum! Ceket, pantolon, yelek alıyorum! Hurda bakır, yün, pamuk alıyorum!
    IİKRET — Herif amma da sanatına âşık yahu! Daha sokağa
    çıkmadan bağırıyor!
    FERİDE — İşte tam sırası! Siz beni beş dakika paltonuzla ve Kasım'la yalnız bırakın! İkiniz de yatak odasına gidin! (Şevket Feride'ye paltoyu uzatır.)
    FİKRET — Yemin ederim ki, Şevket'in aksırığı tutacaktır!
    FERİDE — Yalnız beş dakika canım! Bay Şevket, siz bana saatinizi de verin!
    ŞEVKET — Saatimi mi? Saate ne lüzum var?
    FERİDE — Merak etmeyin Bay Şevket! Sizden beş dakika müsaade istiyorum... Saate bakıp tam beş dakikayı sayacağım!
    ŞEVKET (Saatini çıkarır.) — Aman Bayan Feride, benim saatim başka saatlere benzemez! Biliyorsunuz ki çok kıymetlidir! Hem çaları da vardır. Yanındaki düğmeye bastınız mı... FERİDE — Canım saatine bir şey olmaz! Merak etmeyin, ben rehin üzerine para verenlerden değilim!
    ŞEVKET — öyle ama...
    FİKRET — Uzatma yahu!
    FERİDE — Haydi. Fazla vakit kaybetmeyelim!
    ŞEVKET (Saatini verir) — Dikkat edin rica ederim. Pek sarsmayın! Gayet nazik bir saattir. Çalarının düğmesi falan bozulmasın...
    FERİDE — Hiç üzülmeyin, Bay Şevket, hiç üzülmeyin!
    Haydi, siz Bay Fikret'le doğru yatak odasına! Sakın aksırayım falan demeyin ha!
    FİKRET — Ben onun burnunu tutarım, merak etmeyin! I
    ŞEVKET (Bir müddettir aksırma alâmetleri göstermektedir. ) — Bak, aksırıktan bahsettiniz de, aksi gibi aksıracağım tut-1 tu! (Aksırır) Hapşuuu!.. (Fikret onu kolundan sürükler, sağdaki kapıdan ikisi de yatak odasına girer.)

    V. MECLİS Feride — Sonra Kasım

    FERİDE (Saati paltonun cebine koyar. Paltoyu bir iskemlenin üstüne bırakır. Kapıya giderek dışarı seslenir.) — Kasım ağa! Kasım ağa!
    KASIM (Dışardan) — Buyrun!
    FERİDE — Gel! Gel! Yukarı çık!
    KASIM (Dışardan) — Geliyorum!.. Eski eşya, eski elbiseler alıyorum! (Kapıdan görünür. Omuzunda bir bohça, başında üst üste iki şapka, elinde potinler, pantolonlar, şemsiye, baston) O! Bayan Feride, burda mısınız? Ben, sizin evden çağırıyorsunuz sandım!
    FERİDE — Evet buradayım... Bay Şevket ile Bay Fikret biraz dışarı çıktılar. Dikilecek bazı şeyleri var da, onunla meşgulüm...
    KASIM — Bayan Feride! Kelepir bir kumaş ele geçirdim! Bohçamda.. Bir göstereyim de bakın! Halis İngiliz malı, taş gibi bir şey! Size kısmet olsun. Tam bir mantoluk! Rengi de gayet şık!
    FERİDE — Yok, teşekkür ederim! Bir şey satın alacak değilim!
    KASIM — Canım, satın almazsanız da bir kere görün! Görmek de para ile değil ya! (EHerindekileri yere koyar, bohçayı omuzundan indirir.)
    FERİDE — Hiç zahmet edip gösterme! Hem işim çok! Vak-lim de yok!
    KASIM — Bir dakikalık iş canım! Başka güzel şeylerim de var!
    FERİDE —- İstemez dedim ya! Sen şu paltoya baksana bakalım! Ne verirsin buna? (iskemledeki paltoyu gösterir.)
    KASIM (Paltoya bakarak) — Bu mu? Ben onu çoktan gördüm! Biliyorum. On beş gün evvel sekiz lira vermiştim. O kadar da etmez ya.. İşte, Bay Şevket ile Bay Fikret hem komşumuz, hem de müşterimizdir diye hatırlarını saydım.
    FERİDE -— İyi bakmamışsın herhalde. O palto yirmi lira eder ayol!
    KASIM (Güler) — Yirmi lira mı? Dura dura eskidi de onun için mi?
    FERİDE (Paltoyu verir) — Sen hele bir alıcı gözü ile bak!
    KASIM — Dedim ya, gördüm... Ben bu paltoyu kendi malım gibi tanırım. İşte ezberden söyleyeyim: Sol eteğinde yırtılmış ve örülmüş bir yer var, ilikleri iplik iplik olmuş, astarı akmış, dirsekleri kafes gibi... Yakasındaki kadifenin de havı dökülmüş. Üstelik iki düğmesi de noksan! Başkasına göster-sen, vallahi beş lira bile etmez!
    FERİDE — Amma yaptın ha! Haydi ağız yapma şimdi! Dur bakayım? (Dışarıya kulak verir) Galiba beni annem çağırıyor! Şimdi gelirim! Sen de iyi düşün, taşın! (Koşarak çıkar.)

    VI. MECLÎS

    KASIM (Paltoyu evirip çevirir, kendi kendine) — Artık giyilecek hali de kalmamış gayrı! (Paltoyu silkeler) Yahu, bunun cebinde bir şey var be! (Saati çıkarır) Vay canına! Saat! Hem de altın! (Saati elinde tartar) Oldukça da ağır! Yahu, bu çocuklar sersem mi nedir? Daha geçen gün bana sattıkları yeleğin cebinde beş lira unutmuşlardı! Haydi beş lira ne ise ne ama, bu seferki altın saat! Bunu da, bilmiyormuş gibi, alsam mı? Ulan Kasım, hırsızlık gibi bir şey olur bu be! (Saati muayeneye devamla) Yok canım, bu saat da palto gibi eski, hurda bir şey! Belki işlemez bile! Saat değil, enfiye kutusu mübarek! Etse, etse üstündeki altını biraz para eder! O da altın-sa! İncecik bir şey! Paltoya on beş lira versem, ikisini birden satın almış sayılır, olur biter. (Kapıda bir tıkırtı olur, Kasım saati hemen paltonun cebine koyar.)

    VII. MECLİS
    Feride — Kasım

    FERİDE (Girer) — Eeee! Neye karar verdin bakalım?
    KASIM — Madem ki aramızda komşuluk var, senin güzel hatırın için on lira veririm!
    FERİDE — Haydi, haydi! Sen git de başka yerde kelepir eşya ara! Haydi, güle güle! Beni de fazla meşgul etme, işim var!
    KASIM — İnan olsun fazla etmez!
    FERİDE — Yirmi liradan on para aşağı vermem! Ben, komşusun diye evvelâ sana gösterdim. Başkalarına da göstereyim de...
    KASIM (Kendi kendine) — Yalnız, saat yirmi liradan fazla eder hani! (Feride'ye) Vallahi, yine hem senin, hem de, Bay Fikret'le Şevket'in hatırı için beş lira daha vereyim. On beş liradan fazla veren olursa yüzüme tükür.
    FERİDE — Hayır, hayır. Başkalarına da göstereceğim. Güle güle!
    KASIM (Eşyalarını toplar) — Sen bilirsin! Sonra pişman olacaksınız! (Kendi kendine) İkisini yirmi liraya alsam da ziyan etmem hani!.. (Feride'ye) On altı liraya ne dersin? FERİDE — Olmaz! Benim söylediğim son fiyattır!
    KASIM (Kapıya giderken) — On yedi?
    182
    FERİDE — Olmaz dedim ya! Beyhude vakit geçirtme bana!
    KASIM (Kapıdan döner) — Vallahi, sırf başkasına kısmet olmasın diye alacağım! Ziyan ettiğim muhakkak ya! Ne ise hatırınız var yoksa!
    FERİDE — Vallahi sen bilirsin! İstersen alma! Kime olsa yirmi liraya satarım!
    KASIM (Elindekileri yere bırakır para çıkarır) — Al bakalım. Senin dediğin olsun! Buyrun, dört tane beşlik! FERİDE (Parayı alarak) — Ziyan etmedin merak etme! Bundan iyi ticaret olmaz! (Sağdaki kapıya doğru seslenir) Bay Şevket! Bay Fikret! Gelin, gelin!
    KASIM (Telâşlı) — Ne o? Bay Fikret'le Şevket burada mı? (Şevket ve Fikret girerler.)

    VIII. MECLİS
    Feride — Fikret — Şevket — Kasım

    FERİDE — İşte, aziz komşularım, tam yirmi lira! Meşhur paltonuzun parası!
    FİKRET —- Yaşasın bizim eskici Kasım! Malın kıymetini ne de güzel biliyor vallahi!
    KASIM (Toplanır) — Ben gideyim gayri. Hoşça kalın!
    FERİDE — Dur biraz! Dur canım! Acelen ne?
    ŞEVKET (Feride'ye) — Bayan Feride, ver bakalım bizim saati!
    FERİDE — Saati mi? Ha. Evet. (Kendi kendine) Eskiciyi de, Bay Şevket'i de biraz telâşa vereyim!
    KASIM — Artık bana müsaade...
    FERİDE — Canım biraz dur dedim ya! Sana söyleyeceğim var!
    ŞEVKET (Feride'ye) — Saatimi rica etmiştim. Ne oldu bizim saat?
    FERİDE — Masanın üstüne koydumdu galiba. (Şevket saati masanın üstünde ve altında aramaya haşlar.) (Feride devamla Kasım'a) Eeee Bay Kasım! Madem ki iyi bir alışveriş yaptık, ben de seni bizimle beraber gezmeye davet ediyorum! (Fikret'e, vaziyeti anlatır gibi bir işaret yapar.)
    FİKRET — Tabii! Tabii! Kasım da gelsin! Hep komşu değil miyiz şurada?
    ŞEVKET (Hâlâ aranmaktadır) — Bulamadım yahu! Ne masanın üstünde var, ne de altında! FERİDE — Belki iskemlenin üstünde falandır...
    KASIM — Teşekkür ederim, sağ olun! Müsaade edin bari gideyim de, kendime biraz çeki düzen vereyim! (Çıkmak ister.)
    FERİDE (Mani olur) -— Yok canım. Arada teklif mi var? Biz bizeyiz!
    FİKRET — Hem yemeği de kırda bir lokantada yiyeceğiz! Listeden istediğin yemeği seçmek hakkını da sana veriyorum!
    ŞEVKET —Canım, saati bulamıyorum işte! Şaka olsun diye sakladınız falansa, verin artık Allah aşkına!
    FERİDE — Sahi bulamadınız mı hâlâ?
    KASIM — Bari şu eşyalarımı odama bırakıp da geleyim!
    FERİDE — Sen de amma işi uzatıyorsun ha! Şuraya, bir köşeye bırakıverirsin! Yoksa bizimle beraber olmaktan canın mı sıkılıyor?
    FİKRET (Kasım!a) — Şöyle bir hindi kızartması. Bol salata., âlâ bira! Ne dersin ha? (Kasım vakit vakit saati paltonun cebinden almak ister. Feride, onun hareketlerini gözleriyle, takip eder. Kasım muvaffak olamaz.)
    ŞEVKET — Deminden beri boşu boşuna arıyorum...
    FERİDE — Hayret vallahi! Beş dakika evvel elimde idi saat!
    ŞEVKET — Kayboldu ise mahvoldum demektir! Ben intizamı sever bir adamım. Saatsiz dünyada yapamam! Vaktimi, zamanımı bilmeliyim mutlaka!
    KASIM — Bir köşeye yuvarlanmış olmalı...
    ŞEVKET — Yok! Hiç bir yerde yok! ..
    FİKRET — Canım, şimdi saati bırak bir tarafa Allah aşkına!
    Yarın rahat rahat ararız!
    ŞEVKET — Madem ki şimdi bulunmuyor, kayboldu demektir! Zavallı saatim...
    FİKRET — Üzüldüğü şeye bak! Bir başkasmı alırsın yahu!
    ŞEVKET — Bir başkasını alırsın ne demek? Hem o yadigâr bir saat idi... Bu saat büyük annemin annesinden büyük anneme, büyük annemden de anneme kalmış, annem de bana yadigâr olsun diye verdi idi. Hem çalan da vardı. Düğmesine dokun mu, tın! tın! saatin kaç olduğunu karanlıkta bile anla!
    FİKRET (Alayla) — Hem çeyrek saatleri de çalıyordu değil mi? Çın! dedi mi? on beş dakika... Çın çın! dedi mi? Yarım saat...
    ŞEVKET — Aynı bulunabilir mi hiç onun?
    KASIM (Kendi kendine) — Ah, şuradan hayırlısıyla bir kurtulabilsem!
    FERİDE — Hep beraber arayalım bari. (Kasını a) Sen de yardım ediversene! (Ararlar.)
    ŞEVKET — Yok işte! Kayboldu! Ah, zavallı saatçiğim, gitti! (Müteessir bir halde bir iskemleye oturur.)
    FERİDE — Uçmuş olacak!
    KASIM (Telâşlı) — Allah, Allah! Saati de kim uçuracak? Hem kimse girdi mi buraya?
    FERİDE — Canım, ben sana birisi aldı, yahut çaldı demiyorum! Uçmuş diyorum, uçmuş! FİKRET — Evet öyle bir şey olmuş olacak. Lâkin Şevket de
    âdeta matemde!
    ŞEVKET — Sen istediğin kadar işin alayında ol! Matemdeyim ya ne zannettin? Büyük annemin annesinden...
    FİKRET (Sözünü keserek) — Malûm! Hem de çaları var! Tın! tın! Çın! çın... Nerde ise ağlayacaksın yahu!
    FERİDE (Kendi kendine) — Zavallı Bay Şevket... Epice üzül dü. Artık üzüntüden kurtulsun., yeter.. (Yüksek sesle) Dur ba> kayını, galiba dalgınlıkla saati paltonun cebine koydum!
    KASIM (Kendi kendine) — Eyvah! Oldu olanlar!
    ŞEVKET — Ne? Paltonun cebine mi? (Kasım'in üstüne atılır, saati paltonun cebinden çıkarır) Buldum! Buldum! Alı sevgili saatim! (Saati öper) Ah biricik saatim!
    FİKRET — Tebrik ederim!
    ŞEVKET — Camı çatlamış ama zarar yok artık. Yenisini taktırırım! (Sevincinden zıplar) Yaşasın! Saatim bulundu da bulundu! Bulundu da bulundu! (Paltoyu bir iskemlenin üstüne koyar.)
    KASIM — öyle ise bizim paralan geriye verin!
    FERİDE — Ne parası?
    KASIM — Palto dediğiniz şu paçavraya yirmi lira verecek kadar enayi miyim ben?
    FİKRET — Aşk olsun be! Demek paltonun cebinde saat olduğunu biliyordun ha?..
    KASIM (Şaşkın) — Yok. öyle bir şey demiyorum... yani...
    FERİDE — Yok, Bay Fikret, Kasım öyle şey yapacak adamlardan değil!
    FİKRET — Evet... Geçen gün de yeleğin cebinde on lira unuttuk! Bu birincisi değil ki!
    KASIM — Ne on lirası yahu? Yeleğin cebinde beş lira vardı, beş!
    FİKRET — Ha! İtiraf ediyor! Bayan Feride, siz de şahitsiniz! İtiraf ediyor!
    FERİDE — Aman ne ayıp! Hem de komşu arasında!
    ŞEVKET (Kasım'a) — Şimdi de benim saate göz koydun değil mi?
    KASIM — İnan olsun ki, paltonun cebinde saat olduğundan falan haberim yoktu... Yeleğin cebindeki beş liraya gelince, 186
    onu da şaka olsun diye aldım.. Daha doğrusu size bir ders olsun dedim... Bir daha dalgınlık etmeyin, dikkatli olun diye sanki... Çünkü sizler oğlum yerindesiniz.. Şurada bir apartmanda oturuyoruz... Komşuyuz... Yoksa ben hiç öyle şeyler yapar mıyım? Beni bütün mahalle tanır. (Mendilini çıkarır, gözlerini siler.)
    FERİDE — Korkma! Seni kimse karakola haber verecek değil.
    ŞEVKET (Kasım'a) — Haydi, yine Bayan Feride'ye dua et!
    FİKRET — öyle!.. Yoksa karakolları, mahkemeleri boylardın billahi!
    FERİDE (Fikret ve Şevket'e) — Haydi, vakit geçiyor! Hazırlanın çıkalım artık! Davetinizi kabul ediyorum. Yalnız bir şartla: Gezme masrafına ben de iştirak edeceğim!
    ŞEVKET — Pekâlâ. İstediğiniz gibi olsun!
    FİKRET — Daveti kabul ediyorsunuz ya, çok teşekkür ederiz!
    FERİDE (Kasım’ın yanına gelir) — Görüyorsun ya! Başkasını aldatmaya kalkan mutlaka aldanır! Çalma kapıyı, çalarlar kapını derler!
    (Feride Kasım'a bunları söylerken, Şevket ile Fikret, üstünde palto duran iskemleye yaklaşırlar. İkisi de Feride ile Kasım' in bulunduğu tarafa bakmaktadırlar. Biri, diğerinin farkında olmadan, Şevket sol kolunu, Fikret sağ kolunu paltoya geçirir. öbür elleriyle paltonun diğer kolunu ararlar. Şiddetle yüz yüze dönerler. Palto boydan boya sırtından açılır.)
    ŞEVKET — Kabahat sende! Zaten her zaman giymek istersin şu paltoyu! İşte tamam oldu!
    FİKRET — Kızma Şevketciğim! Fena mı? Artık bu yüzden kavga etmeyiz! Kurtulduk paltodan!
    (Şevket ve Fikret, paltonun, biri bir ucundan, diğeri öbür ucundan tutarak Kasım a fırlatırlar.)
    FİKRET - Al! Güle güle kullan!
    ŞEVKET — Hayrım gör!
    KASIM — Hem yirmi liraya satın, hem de paltoyu şu hale koyun! Bana da günah değil mi?
    FERİDE — Merak etme! Ben sana onu eskisinden daha iyi diker ve tamir ederim. Yalnız şimdi vaktim yok. Haydi güle güle! (Kasım eşyalarını toplayıp çıkarken) Allah hayırlı
    müşteri versin!..
    KASIM — Eyvallah! Teşekkür ederim...

    IX. MECLİS Feride — Şevket —- Fikret

    Kasım'a iyi bir ders verdik! Gidecek isek çıka-
    FERİDE -hm artık!
    FİKRET — Evet, evet çıkalım! Geç bile kaldık! Dur ben yatak odasından şapkalarımızı alayım.
    ŞEVKET (Yatak odasına doğru giden Fikret'e) — Benim portatif resim takımımı da getiriver! Hazır kırlara gitmiş iken belki bir de tablo yaparım. Saati bulduk ama, yırtılan paravananın da acısını çıkarmak lâzım!..
    (Perde)
    Cemil MİROĞLU

      <<Önceki Sayfa |1/6|