Kategorilerim
Son Yorumlar
- Türkiye Cumhuriyeti' nin Okulları "Skool" mu Olacak?
HEM KAYNAK KOYUYORSUN HEM DE .......
lost
4.sezon
lost izlenemiyor
Y. ERDOĞAN SEWEN DUYGU' DAN YORUMLAR
dokuzun hariciye koğuşı
piyes
piyes için
Bilimin Türkçesi
Son Yazılar
- Bir saat neden 60 dakikadır?
- lost karakterleri dergi kapaklarında
- prison break the complete first sesion
- prison break 1.sezon 22.bolum
- prison break 1.sezon 21.bolum
- prison break 1.sezon 20.bolum
- prison break 1.sezon 19.bolum
- prison break 1.sezon 18.bolum
- prison break 1.sezon 17.bolum
- prison break 1.sezon 16.bolum
- prison break 1.sezon 15.bolum
- prison break 1.sezon - 14.bolum
- prison break 1.sezon 13.bolum
- prison break 1.sezon 12.bolum
- prison break 1.sezon - 11.bolum
- prison break 1.sezon 10.bolum
- prison break 1.sezon 9.bolum
- prison break 1.sezon 8.bolum
- prison break 1.sezon 7.bolum
- prison break 1.sezon 6.bolum
ordan burdan
oralardan buralardan gezilerden felan nevşehirde yamaç paraşütü yapılıormuş
uçun>>>
‘Hobbit’in ilk baskısı rekor fiyata satıldı
27/3/2008 | Kategori:edebiyat

Satış öncesi tahminlerin iki katına satıldığı belirtilen kitap, ilk kez 1937 yılında yayınlanmış ve ilk baskıda 1500 adet basılmıştı.
Hobbit’in, dünyada yaklaşık 50 dilde 100 milyondan fazla basıldığı bildiriliyor.
Sinema filmleri yapılan Tolkien’in “Yüzüklerin Efendisi” üçlemesinin öncülü olan Hobbit’in de bir Hollywood filmine dönüşmesi bekleniyor.
Yitirilmiş cenneti tekrar bulabilmek için...
18/3/2008 | Kategori:edebiyat
Nedim Gürsel, 32. kitabı ve üçüncü romanı olan “Allah’ın Kızları”yla ilgili sorularımızı yanıtladı.
YİTİRİLMİŞ CENNETİ TEKRAR BULURUM DİYE...
“Allah’ın Kızları” gibi bir başlık, kitabı okumadan önce bende şu soruyu oluşturdu: Nedim Gürsel’i bu kitabı yazmaya iten dönemsel etkenler var mı, diye düşündüm. Çünkü Türkiye’de dinin yaşama yansımalarının sorgulandığı, “türban krizi”nin çıktığı bir dönemdeyiz. Bu romanı yazmanızda Türkiye’deki atmosferin etkisi oldu mu?
Çok kısa değinip geçmişsiniz. Oradan yola çıkarak bir tartışma yaratmak mümkün olmaz sanırım.
İslam’da resim yasağı var. İslam, tasviri kabul etmiyor. Çünkü tanrı kavramı İslam’da mutlak, aşkın bir kavram. Yani hiçbir şeye benzetilemez, hiçbir şeyle karşılaştırılamaz. Tahayyül bile edilemez Tanrı’nın varlığı... Peki o zaman biz nasıl fikir edineceğiz? Bu çeşit teolojik tartışmalar da var romanda. Oysa ben Muhammed’in portresini çiziyorum. Ama kendi hayalgücümden yola çıkarak çizmiyorum. Bu var; en eski İslam kaynaklarında var... Bazılarına göre Hz. Ali’nin tasvir ettiği bir Muhammed var. Ondan sonra bu örtünmeyle, resim, tasvir yasağıyla falan bunlar bir kenara itilmiş. Ama en eski İslam kaynaklarında bu ölçüde, bugünkü gibi bir mutaassıp yaklaşım yok, tasvire.
MUHAMMED’İN PORTRESİ
Hz. Muhammed’in neredeyse fotoğrafını vermişsiniz. Burnunun üzerine dek uzayan kavisli kaşları. Ağzı büyükçe, dudakları kalınca, kara kaşlı, kara gözlü...
Muhammed’in tanığı olarak hayatı üzerine kitap yazmış kimse yok. Zaten Kuran da biliyorsunuz Halife Osman zamanında derlenip toparlanıp biraraya getiriliyor. Muhammed’in ölümünden 200 yıl sonra, Abbasiler döneminde 9. Yüzyıl’da Muhammed’in iki önemli biyografisi yazılıyor. Bunlardan biri İbn Hişam’ın yazdığı kitap. Öteki de Tabari’nin yazdığı kitap. Bu iki temel kaynak var. Ondan sonra Muhammed üzerine yazılan her şey, günümüzde sayıları çok fazla olan biyografiler de buna dahil, Türklerin yazdığı olsun, bu iki kaynakta anlatılanları bir ölçüde tekrarlıyorlar. Arada 1200 yıl var ve biz Muhammed hakkında çok fazla bilgiye sahip değiliz. 40 yaşına kadarki hayatı hakkında hemen hemen hiçbir şey bilmiyoruz. Ama İbn Hişam olsun, Tabari olsun, Abbasi döneminde yazıldığı için de tabii ki taraf tutarak Muhammed’e bir takım özellikler atfetmişler. Bunlar doğru ya da yanlış olabilir. Ben bir romancı olarak bunları kullandım. Ama bu portre, yanlış anımsamıyorsam Hz. Ali’nin yaptığı bir portre. Hz. Ali, Peygamber’in çok yakını, hem yeğeni, hem damadı. Dolayısıyla 6. Yüzyıl Arabistanı’nda bir kabilede bu kadar ayrıntılı bir tasvir, demek ki mümkünmüş. Biz bunları pek bilmiyoruz. Örneğin romanda bir İmruü’l-Kays bölümü var. Çok önemli bir şair, müthiş erotik şiirler yazıyor. Ben ona romanda tabii ki değindim. Bunları parşömene yazıp, Kabe’nin duvarına asıyorlar. Kabe’nin duvarında Peygamber döneminde bu tür şiirler sergileniyor. Bunları da bilmek gerekir.
MÜSLÜMAN DUYARLILIĞI KAVRAMAYA ÇALIŞAN BİR BAKIŞ
Kitabınızda “kutsal” olarak adlandırılan alanlara değiniyorsunuz...
Aslında hayal dünyası çok zengin bir çocuğun İslam’ı algılayışı; romanın bir ana çizgisi bu. Roman, çok sesli bir roman. Çocuk inanç sahibi. Çünkü dedesi ona İslam’ı öğretmiş. Ve o, Muhammed’in içinde yaşadığı coğrafyayı, Mekke’yi, Medine’yi hayal ediyor. Cuma namazlarına gidiyor dedesiyle. Kuran’ın büyülü sözcüklerinin etkisinde; çünkü anlamlarını bilmiyor. Ama onun yıllar sonraki hali, yani yazarın kendisi, bir ölçüde benimle kesişen kişiliği, o inancı yitirmiş, ama bu kutsal alana, yani hem Kuran söylemine hem Muhammed’in hayatına, hem de İslam’a değin, romanda sözü geçen birçok şeye dışarıdan inançdışı bir gözle bakıyor. O anlamda “muhalif ve aykırı cümleleler kurduğunu” söylüyor. Ama “Allah’ın Kızları”, aslında Kuran’ı, İslam’ı eleştiren bir roman değil. Anlatımın odak noktasında Muhammed’in olduğu çok sesli bir roman. Ve eleştirel bir bakış değil, o inançla gelen Müslüman duyarlılığını kavramaya çalışan bir bakış aslında yazarın bakışı.
![]() |
Yazarın bakışıyla, gerçek kişi Nedim Gürsel’in bakışı ne kadar örtüşüyor? Nejat Onursoy sizinle yaptığı bir söyleşide, “Gün içindeki hayatından çalıp yazanlardansın” diyor. Romandaki çocuğun hayatı, yazar Nedim Gürsel’in hayatında ne kadar karşılık buluyor?
Biliyorsunuz, roman, kurmaca bir tür. Yazar sözcüklerden yola çıkarak, hayal gücünü de buna katarak gerçekliğin dışında başka bir gerçeklik oluşturuyor. Bir otobiyografi sözkonusu değil, “Allah’ın Kızları” bir roman. Ve bu romanda üç kahraman var, yan kahramanlar da var. Sözünü ettiğim çocuk, 1950’li yılların Manisa’sında yaşayan, babasını kaybetmiş, yetim büyüyen bir çocuk. Dedesinin ve büyükannesinin himayesinde büyüyen çocuk. Ve dede, 1. Dünya Savaşı’nda Kanal Savaşı’na katılmış. Hicaz cephesinde çarpışmış. Arapçası çok iyi olduğu için Cemal Paşa’nın karargahında görev yapmış ve Medine’yi yani Peygamber’in kentini Peygamber’in ümmetine karşı savunmuş. O dönemin deyimiyle “asi Araplar”a karşı savunmuş. Bir roman kahramanı olarak, bu boyutta “Allah’ın Kızları”nda var. Ama asıl Muhammed; fakat Cahiliyye Dönemi dediğimiz 5. ve 6. Yüzyıl’daki Arabistan coğrafyası da bir epik unsur olarak bu romanda var. Hatta o coğrafya romanın önemli kahramanlarından biri diyebilirim. Tabii Peygamber’in yakın çevresi, örneğin düşmanı olan Ebu Leheb, bir ölçüde eşleri... Biliyorsunuz Hz. Hatice’ye sadık kalıyor; ölene kadar ilk eşi... Ama ondan sonra Medine döneminde tam 13 hanımla nikahlanıyor; cariyeleri saymıyorum. Bu konulara da biraz girdim. Onlar da bir görünüp, bir kaybolan anlatı kahramanları olarak “Allah’ın Kızları”nda yer aldılar.
YILDIZ SURESİ’NDEKİ ÜÇ DİŞİ PUT
“Neden Allah’ın Kızları?” derseniz, şunu söyleyebilirim. Bu, Kuran’ın, “Necm” yani Yıldız Suresi’nde adı geçen üç dişi put: Uzza, Lat ve Manat. Ama İsra Suresi’nde, “Ne yani” diye Allah kızıyor: “Size, sizin oğullarınız var da, benim meleklerden edindiğim kızlarım mı var?” Bu mealde bir ayet var Kuran’da. Çünkü Kureyş kabilesi bu taptıkları üç dişi puta “Allah’ın Kızları” diyor. Ve Peygamber’in en büyük savaşı, bu kadın putlarla. Çünkü tevhid inancını savunmaya başladığı zaman, Allah’ın birliği İslam’ın temel ilkesi tabii, “Allah’a eş koşmayın, koşarsanız müşrik olursunuz” söylemi var. Aslında Peygamber’in, bir türlü en yakınları olmak üzere, bütün mücadelesi bir ölçüde kadınlar aracılığıyla olduğu için, ben de onları romanımda konuşturduğum için -onlar da dile geliyorlar ve bir şeyler anlatıyorlar- bu romanın adını da “Allah’ın Kızları” koydum.
MUHAMMED BENİ KÜÇÜKLÜĞÜMDEN BERİ CEZBETMİŞTİR
“Kitapta sık sık ayetlere, surelere yer vermişsiniz. Bir yandan da Lat, Menat ve Uzza’nın çok erotik anlatımları var. Bunlar iki uç olarak romanınızda yer alıyor. Bir tepki alacağınızı düşünüyor musunuz? Yazarken kaleminizin hızını engelleyen bir şeyler oldu mu?
Tabii, zor bir şey. Bir kere bir romancı, Peygamber’in iç dünyasına nasıl girebilir, ne ölçüde anlayabilir? Ben anlamaya çalıştım. Çünkü Muhammed beni küçüklüğümden beri cezbetmiştir. Çok çekici bir kişiliği var. İnanç farklı bir şey. Yani O’nun, Allah’ın resulü, elçisi olduğuna inanırsınız ya da inanmazsınız. Ama eğer inanıyorsanız böyle bir roman yazamazsınız. O zaman tabular çıkar karşınıza. İnanmıyorsanız, yine de çoğunluğu Müslüman bir toplumun yazarıysanız, yine bir takım tabularla ve otosansürle mücadele etmek zorunda kalırsınız. Benim biraz böyle oldu. Ama kesinlikle aşağılayıcı, inananları incitici bir söylem de geliştirmedim bu romanda. Tam tersi, “Allah’ın Kızları”ndaki Muhammed imgesi sonuçta olumlu bir imgedir. Biliyoruz bütün kaynaklarda kadınları seven bir insan Muhammed. Onun insani yanı bu. Bir hadis; doğru ya da yanlış, Buhari topluyor hadisleri ve onun yapıtı çok güvenilir bir yapıt. Şöyle bir hadis söyleniyor: “Bana dünyada üç şey verildi diyor” Muhammed: “Güzel kokular, kadınlar ve namaz.”
BEN İLAHİYATÇI DEĞİLİM
Romana nasıl bir hazırlık yaptınız? Allah’ın Kızları sizin için nasıl bir yolculuktu?
Ben İslam tarihi olsun Muhammed’in hayatı olsun, Kuran olsun, çocukluğumdan beri ilgi duyuyorum. Yani Kuran’ı okumak için roman yazmayı beklemedim. Ben Kuran’ı birkaç kez okudum. Romandaki alıntıları daha çok Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Türkçe Kuran mealinden yaptım. Tabii ki Fransızca’da birçok Kuran çevirisi var; onlara da baktığım oldu. Paris’teki Arap Dünyası Enstitüsü’nde, gerek Muhammed’in biyografisiyle ilgili, gerek İslam tarihiyle ilgili birçok Fransızca kitap okudum, bunlardan yararlandım. Türkçe’de bugün piyasada satılan pek çok Muhammed biyografisinde benim söylediklerim ve Muhammed’in özel hayatıyla ilgili bilgilerin hepsi var. Ama ben onu kendime göre, kendi yazar duyarlığımla işledim.
BU DEYİMİ BEN UYDURMADIM
Eleştiriler olabilir, yanlışlar olabilir. Ben ilahiyatçı değilim. Zaten “Allah’ın Kızları” bir Kuran tevsiri ya da meali değil. Ama Kuran’a yaptığım göndermeleri herhalde kendim uydurmadım. Bunlar var. “Allah’ın Kızları” deyimini ben uydurmadım; Kuran’da geçen bir deyim. Sanmıyorum ki ilahiyatçılar, “Bu yanlıştır” desinler. Hz. Muhammmed’in hayatıyla ilgili yazdığım her şey eski İslam kaynaklarında ve çok sayıda bulunan biyografilerinde de var. Yalnız tabii ben bir tarih kitabı yazmadım, biyografi kitabı da yazmadım. Bir roman yazdım. Roman diline, romanın dünyasına, yaratmak istediğim yazınsal atmosfere bu unsurları kendime göre yerleştirmeye çalıştım. Elbette ki Kuran’dan yararlandım.
HAYAL KIRIKLIKLARINDAN DA SÖZ ETTİM
Kuran söylemi çocukluğumuzdan beri bizi etkileyen, büyüleyen bir söylem. Ama anlamını görünce daha çok hayal kırıklığına uğrayabiliyorsunuz. Romanda bu hayal kırıklıklarından da söz ettim. Bunun için “Eleştirmeye dilim varmıyor” cümlesini romanda bulabilirsiniz. Çünkü hem çok etkileniyorsunuz, inanç sahibi bir insansınız, hem sonra bazı surelerin, bazı ayetlerin anlamını öğrenince bunların aslında çok günlük hayatla ilgili ve Muhammed’in stratejisiyle ilgili olduğunu görüyorsunuz. En azından ben öyle gördüm, ilahiyatçılar başka türlü de yorumlayabilirler. Ama bir romancının böyle bir hakkı olmalı. Müslüman kültürden gelen bir romancının böyle bir hakkı olmalı.
SALMAN RÜŞDİ’Yİ ÇOK FAZLA PROVOKATÖR BULDUM
Şeytan Ayetleri’ne de yer vermişsiniz romanınızda. Hz. Muhammed’in ağzından Lat, Manat ve Uzza için övücü sözler de çıkıyor...
Bu konuya biraz değinelim. Salman Rüşdi’nin büyük olay çıkartan Şeytan Ayetleri romanı (*) tam olarak Türkçe’ye çevrilmedi, Makedonca çevirisi bile var; demek ki bizim toplumumuzda çok zor bazı şeyleri aşmak. Ben Fransızca çevirisinden okumuştum. Bu romanı yazarken tekrar okudum ve Salman Rüşdi’yi çok fazla provakatör buldum. O romanda inanç sahibi kişileri incitici şeyler var. Benim romanımda umarım yoktur. Ama “Şeytan Ayetleri” konusu önemli bir konu ve Rüşdi’nin romanında bu ayrıntılarıyla ele alındığı için ben çok fazla o konuya girmedim. Ama madem ki siz hatırlattınız... Bu tartışmalı bir konu. Ama Tabari’de, bu (*) “Garanik Hadisesi” diye anlatılıyor. Peygamber, bir ara Kureyş’e, İslam’ı ve tek tanrılı, radikal bir biçimde tevhid inancını bir türlü kabul ettiremediği için böyle bir yola başvuruyor. Bir ortalama yol arıyor. Sonra da tabii bu çelişkili bir durum olduğu için “Bu ayetleri bana şeytan söyletti” diyor. Bazı ilahiyatçılar bunun doğru olmadığını, sonradan uydurma olduğunu iddia ediyorlar; o zaman Tabari’ye güvenmiyorlar demektir.
YAZARLIK SERÜVENİMDE BİR DÖNEMEÇ
Okur kitleniz için farklı bir kitap mı olacak? Aşklar, kadınlar ve yolculukların dışında farklı bir alana girdiniz...
Çok farklı olduğunu sanmıyorum. Baştan öyle gelebilir. Ama bu da bir yolculuk. “Allah’ın Kızları” aslında 6. Yüzyıl Arabistan coğrafyasına yaptığım hayali bir yolculuk. Çünkü ayrıntılarıyla o çölü, o coğrafyanın Peygamber’i nasıl etkilediği, İmruü’l-Kays’ın İustinianos döneminde Bizans’a gelişi, bunlar benim okurlarımın aşina olduğu izlekler diyebilirim. Ve ‘İmruü’l-Kays’ın işreti’ bölümünde de epey ağır bir erotizm var. Bu da benim okurlarımın aşina olduğu bir izlek sayılabilir. Burada yenilik tabii büyük ölçüde İslam ve Kur’an ve Muhammed’e yapılan göndermeler. Bu anlamda tabii ki “Allah’ın Kızları” benim kendi yazarlık serüvenimde bir dönemeç. Yeni bir ton, bir üslup, bir roman dili oluşturmaya da çalıştım. Daha sürükleyici bölümleri olan bir roman bu. Daha canlı, daha renkli, daha kolay anlaşılabilir bir roman dünyası var.
GEÇMİŞ GÜNLERİN MUTLULUĞUNUN PEŞİNDE
“Ve çocukluğumun yeşil cennetine dönebilmek için her şeyi, şu satırları yazdığım sağ elimi bile vermeye razıyım” diyorsunuz romanda. Bu sorunun sizdeki gerçekliğini merak ediyorum.
Az önce de belirtiğim gibi “Allah’ın Kızları”nı yazan, adını bilmediğimiz yazar söylüyor. Ben bu tekniğe genelde başvuruyorum. Örneğin “Boğazkesen”i ele alırsanız, orada Fatih’in romanını yazan bir romancı vardır; hatta o roman yarım kalır. O romancı, adını koyduğum Fatih Haznedar, yani Nedim Gürsel değil, dedim. Ama herkes Fatih Haznedar’ın kişiliğinde benim bir takım karakter özelliklerimi hemen gördü. Burada da aynı şeyler sözkonusu olacak. Daha iyi saklayabilirdim, ama tabii bu abartılı bir şey. Ben tabii ki sağ elimi kestirtmem, ama romanımda dede ne yazık ki Hicaz cephesinde sağ kolunu kaybediyor; bu büyük bir dram, büyük bir trajedi. Belki öyle bir ilişki kurulabilir. Bir de şu var: Biliyorsunuz vahiy indiği zaman Muhammed’e “İkra” diyor. “Oku” diyor. O da, “Ben okuma bilmem” diyor. Sonra orada da bir kamışa, yazma aracına bir gönderme var. Çünkü İslam inancına göre zaten Kuran metninin tümü gökyüzünde, Allah nezdinde “levh-i mahfuz”da yazılı. Burada da bir yazma problemi var. Çünkü romanı yazan, aslında geçmiş günlerin mutluluğunun peşinde. Yazıyla, bu romanı yazarak o günlere hayalinde bir yolculuğa çıkarak, belki de mutluluğu arıyor. O anlamda, “Ben sağ elimi vermeye hazırım. Yeter ki yitirdiğim o cennet tekrar geri dönsün” gibi bir duygu bu.

Kitapta “Allah’ın kelâmını ileten Muhammed’in de, şiir söylediği gerekçesiyle Kays’ın ölümünden sonra, çok değil 50-60 yıl sonra kabilesinden kovulduğunu” yazıyorsunuz.
Cahiliyye Dönemi’nde Kuran inmeden önce Arap kabileleri içinde şiirin çok önemli bir yeri var. Ve Muhammed vaaz vermeye, Kureyş kabilesine iletmeye çalıştığı zaman, onları Allah’a inanmaya çağırdığı zaman bu sözler çok şiirsel geliyor Kureyş’lilere. Ve diyorlar ki: “Muhammed’e bir cin musallat oldu.” Çünkü diyorlar ki, her şairin bir cini var, o güzel sözleri o cinler söylüyor. Oysa Muhammed’in meselesi bu değil ve cin musallat olduğu söylentisine hiç katılmıyor. Çünkü O, başka bir alanda faaliyet gösteriyor. Kur’an’da Şuara suresi vardır ve o surenin içinde şairler hakkında olumsuz sözler vardır. Bir de şunu söyleyeyim. Romanımda bunu yazmadım. Madem konuşuyoruz ve bu konu açıldı, Medine’de Muhammed’in kendisini kıyasıya eleştiren bir şairi öldürttüğü kayıtlarda var. Romanımda işlemek isterdim bunu.
(*) Yazar Aziz Nesin, Salman Rüşdi’nin tüm dünyada yankı yaratan, Arap ülkelerinde yasaklanan ve yazarı hakkında “ölüm” fetvası çıkarılmasına bile neden olan “Şeytan Ayetleri” kitabını Türkçe’ye çevirtmek istediği için, Türkiye’deki ‘tutucu’ kesimin hedefi olmuştu. Kitabın çok kısa bir bölümü Türkçe’ye çevirilip Aydınlık gazetesinde yayınlanmış, tepkilerin sonucu, 2 Temmuz 1993 tarihinde, Sivas’ta düzenlenen Pir Sultan Abdal Şenlikleri’ne katılanlardan 35 aydının Madımak Oteli’nde yakılarak öldürülmesine kadar gitmişti.
(**) Garanik Hadisesi: İslam alimi ve tarihçi Tabari tarafından anlatılan hadisenin kısa özeti şöyle: Hz. Muhammed’in kulağına fısıldayarak üç dişi putla ilgili övücü şu sözleri söyleten şeytan, Hz. Muhammed’in zor durumda kalmasına sebep olur. Sözkonusu ayet şöyledir: “Gerçekten o Rabbinin en ulu işaretlerini gördü. Sizse Lat ve Uzza’yı, o üçüncüsü Manat’ı mı görüyorsunuz? Gerçi onlar da yüce ilaheler, yüksekten uçan turna kuşlarıdır. Şefaat etmeleri beklenir”. Müşrikler ile Müslümanların artık hep beraber ibadet ettikleri haberleri ile ortalık çalkalanır. Ancak Peygamber’i bu zor durumdan kurtaracak yeni ayet çok beklemeden gelir.
yasemin arpa - ntvmsnbc
Mart ayının ilk kitapları
18/3/2008 | Kategori:edebiyat
Turgut Özakman’ın kaleme aldığı “Diriliş Çanakkale 1915”, Maria Rosa Cutrufelli’nin “Olympe”, İsmet Özel’in “Toparlanın Gitmiyoruz” adlı kitapları okurla buluştu.
Çanakkale ile ilgili dünyadaki bütün kaynakları tarayarak yıllarca üzerinde çalıştıktan sonra kitabı kaleme alan Özakman, kitap hakkındaki yorumunda, Çanakkale Zaferi’nin sadece Çanakkale’de olup biten bir olay olmadığını, bunun öncesindeki dönemin fikir akımlarının da önem taşıdığını belirtiyor.
Osmanlı İmparatorluğu’nun dev iki ordusunun Balkan savaşından kısa süre önce kurulmuş dört küçük ülkenin ordusuna karşı yenilgiye uğradığını, Bulgar ordusunun Çatalca’ya kadar geldiğini hatırlatan Özakman, “Bu ordudan Çanakkale ordusu nasıl çıkıyor? İşte kitap bu dirilişi anlatıyor” diyor.
Kadın dünyasıyla ilgili konulara duyarlılığıyla bilinen yazar Maria Rosa Cutrufelli, “Olympe” adlı romanında, 18. yüzyılın sonunda Paris’te “Kadın ve Vatandaşlık Hakları Beyannamesi”nin yazarı ve cumhuriyetçi fikirleri en ön sıradan savunanlar arasında olan Olympe de Gouges’in hayatını anlatıyor.
Gouges’in özellikle de son aylarda geçirdiği zor dönemi kahramanın kendi ağzından anlatan Cutrufelli’nin “Olympe” adlı romanında, devrin belgelerindeki Olympe’nin hapisten kaçmayı reddedişi, son aşkı, onun yanında olmayı reddeden oğluyla arasındaki sıkıntılı ilişki gibi tarihi eksiklik ve sırlar da yer alıyor.
İsmet Özel’in bütün söyleşi ve konferanslardaki konuşmaları “Toparlanın Gitmiyoruz” adlı kitapta bir araya getirildi. Özel’in bugün tartışılan pek çok meseleye yaklaşımını doğrudan izleyebilme imkanı sunan kitap, 1970’li yıllardan günümüze kadar birçok yayın organını taranmak suretiyle hazırlandı.
DİĞER KİTAPLAR
Fatih Bayhan’ın kaleme aldığı “Fikriye Hanım”, Ayşe Kulin’in çocuklar için yazdığı masal kitabı “Sit Nene’nin Masalları” dizisinin ilk kitabı “Ertem ile Meltem”, Ahmet Ümit’in “Olmayan Ülke”, Nedim Gürsel’in “Allah’ın Kızları”, Vedat Yenerer’in “Kanlı Kukla PKK”, Ali Bademci’nin “1917-1934 Türkistan Milli İstiklal Hareketi Korbaşılar ve Enver Paşa”, Mustafa Tarakçı’nın “Milli Mücadele ve Mücadeleci Kadınlar” adlı kitapları da okurla buluştu.
Dilimize çevrilerek okuyucuya sunulan kitaplar arasında ise Lisa Klein’in Shakespeare’in ünlü trajedisinden uyarladığı “Ofelya”, Zeruya Şalev’in “Paramparça Aşklar, Hayatlar”, Cormac McCarthy’nin “İhtiyarlara Yer Yok”, Alain Elkann’ın “Fransız Babam”, Rose Tremain’ın “Renk”, Helen Dunmore’un “Kuşatma”, Cecily Von Ziegesar’ın “Kimse Daha İyisini Yapamaz”, Angela Davis’in “Eğer Şafakta Gelirlerse”, Betsy Chasse, Mark Vicente ve William Arntz’un “Ne Biliyoruz Ki?” adlı eserleri de yer alıyor.
-
<<Önceki Sayfa
|1/2|



